Mısır Seferi’nden sonra Fethettiği beldede adâlet ve Otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli Kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve O andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; Fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz. Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra Bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, Sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Sultan, gece istirahatına çekildiğinde Yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, Bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ Heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve Kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır. Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle Biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ Y azılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve Ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; Sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ Yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, Kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam Sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; Hâlinden, duruşundan kadının Kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder:
‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran Kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, Kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve Ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der: ‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”
Ne zamandır genç adamı bir gitmek duygusu sarmıştı. Gitmek, dolaşmak, görmek, aramak... Daha çok bu aramak hissi hem heyecanlandırıyor hem de bir meraklara sürüklüyordu onu. Birde ne arayacağını, neyi arayacağını da bilemiyordu Sürekli içinde bir git ara sesi vardı ve bu bir mecburiyet halini almıştı.
Evet, artık yola düşmesi gerekiyordu. Vakit tamam olmuştu. İçindeki his öyle diyordu. Karayağız, yakışıklı, güzel yüzlü bir genç olarak tanınıyor ve seviliyordu o Yörede... Annesinin elini öptü, annesi onu bağrına bastı öptü, kokladı, gözyaşlarını sakladı veselametle git oğlum, dedi Babası gayet dirençli sırtını sıvazladı alnından öptü O da yolun mübarek olsun, dedi. Ve yola düştü genç adam. Günlerce yürüdü.Şehirlere uğradı, kırları, dereleri, tepeleri aştı ve Nihayet gene birdereyi geçmek isterken yorulduğunu gördü ve Dere kenarına çömeldibir avuç su aldı yüzüne vurdu. Serinledi ve şükretti.Tam geri çekilirken akıp gelen suyun içinde
Kıpkırmızı, iri bir Elmanın su üzerinde kayıp kendine doğru geldiğini görmüş.önünden geçip gideceği sırada uzanıp Elmayı aldı. “Bismillah” diyerek elmayı iştahla ısırdığı anda Onun bir başkasının malı olduğunu hatırlayıverdi. Ağzındaki lokmayı tükürüp atmış. Ama elmanın suyu midesine inmişti bir kere. Gönlüne bir hüzün çökmüş. Sahibinin izni olmadan elmayı ısırmaması gerektiğini hatırlamış. Artık iş işten geçmiş. elmanın sahibi kim? Suyla birlikte bir elma gelmişti ve o da elmayı alıp ısırmıştı. Bu ona haram olmuştu artık. Ne yapıp yapmalı elmanın sahibini bulmalı ve ondan helallik almalıydı.
Dere yukarı yürümeye başladı. Elbet bu dere bir yerden akarak geliyordu ve Elbet derenin kenarında bir bahçe olmalıydı. Yukarı doğru yürüdü. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Karşısına elma ağaçları ve envai türlü meyve ağacının olduğu bir bahçe çıktı. Hayretle baktı. Bu ne güzel bir bahçeydi. Şimdi iş bahçe sahibini bulmaya kalıyordu. Aradı taradı bahçenin içinde Nurani yüzlü akpak saçlı sakallı bir ihtiyarı buldu. Selam verdi selam aldı ve gayet üzgün ve mahcup bir şekilde Meramını anlatmaya başladı:. Efendim, aşağılarda bir yerde dere kenarına oturdum, Elimi yüzümü yıkarken kıpkırmızı bir elma gördüm ve nefsime yenildim Onu ısırdım. Sonra aklım başıma gelince elmanın sahibini Bulup helallik alayım istedim. O elma herhalde sizin bahçeden düşmüştü Dereye lütfen bana hakkınızı helal ediniz, Yolcuyum bir an evvel gitmem gerekiyor... İhtiyar adam gözlerini genç adamın üzerinden hiç ayırmadan Büyük bir dikkat hali içersinde dinledi, dinledi, dinledi ve Bir şartla hakkımı helal ederim, dedi. Genç adam heyecanlı bir şekilde, nedir efendim şartınız Hemen yerine getireyim ve yoluma gideyim... Yaşlı adam tebessüm etti, gözleri çakmak çakmak parladı, İçini bir serinlik kapladı ve dedi ki: Yedi sene yanımda bu bahçede çalışırsan ancak o zaman hakkımı helal ederim. Genç adam tuhaf oldu. Kendini bir an bilemedi. Düş müydü gerçek miydi bir an kestiremedi ve ihtiyar adamın nurani yüzüne baktı, Gözlerindeki derin melali sezer gibi oldu ama ihtimal veremedi ve Düşünmeye başladı. İçinden dedi ki, ben bu haram lokma ile nereye giderim Nerede kimin yüzüne bakarım... Böyle düşünürken teklifi kabul etmek zorunda olduğunu anladı. Kabul, dedi. Ama yedi senenin sonunda giderim, dedi. Böylece sözleştiler. bahçeye bakmaya başladı genç adam. Güzel ve bakımlı bir bahçeydi. Verimli bereketli bir bahçeydi, önünde de temiz ve berrak suyuyla bir dere akıyordu O derenin suyuyla da bahçeyi suluyorlardı. Bir defasında ihtiyar adam genç adamdan üzüm istedi, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. İhtiyar adam; "Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" Demekten kendini alamadı. Genç adam mahcup olmuş; "Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi. İhtiyar adam; "Sübhanallah kaç yıldır bağdasın, bahçedesin, Daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." Diye serzenişte bulundu; "Niçin onlardan yemedin?" deyince;
"Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz. Yiyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu?" cevabını verdi. İhtiyar adam onun bu hâline hayran kaldı. Derin düşüncelere daldı.
Vakit, zaman nedir ki doğan güneş çıkan ay derken Yedi sene gelip geçti ve vakit tamam oldu. Ayrılık günü gelip çattı. Genç adam ihtiyar adamın önünde tevazu ve nezaket içinde durdu ve Efendim dedi sanıyorum sözleştiğimiz vakit tamam oldu. Bana izin veriniz artık yoluma revan olayım... İhtiyar adamda gene ilk gün karşılaştıkları gibi bir hale büründü ve Dedi ki: evet evladım sözleştiğimiz vakit tamam oldu lakin benim bir şartım daha var Onu da yerine getirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin. Genç adam gene ilk günkü heyecan ile söyleyin şartınızı efendim Yerine getireyim ve biran evvel yoluma revan olayım, dedi...
Bir kızım var, dedi, ihtiyar adam. Gözleri görmez, kulakları duymaz, zavallının dili var konuşamaz ve Üstelik bir ayağı da topal bir yere gidemez, onunla evlenirsen Hakkımı helal ederim. Şaştı kaldı genç adam. Ne diyeceğini bilemedi. Ne yapacağını kestiremedi öylece kalakaldı ihtiyar adamın karşısında. Yedi yıldır bu bahçedeydi ve bir an dahi olsun böyle bir kızdan haberi yoktu. Zaten onun yattığı yeri, yediği yemeği ayrı bir yerdeydi. Kendine ayrılmış bahçenin bir köşesindeki küçük evdeydi. Gerçi ihtiyarın evine yakın yerde ayrı bir bahçesi vardı ama Oraya ne gitmiş ne kimse davet etmişti. Öyle uzaktan görünüyor ve çeşitli çiçek kokuları yayılıyordu etrafa. Envai türlü kuş konup göçer veya orada yuva kurardı. Kuş cıvıltıları bahçeyi şenlendirir yürekleri dinlendirirdi. Bir de bahçede bilhassa seher vakitlerinde Bülbüller şakıyor nağmeleri etrafa yayılıyor hatta semayı âlâya çıkıyordu... Bir de sanki kulağına çalınan ve ona hissettirilen Kırmızı bir gülün olduğuydu. O çok güzel bir güldü. Bu civarda eşi benzeri olmayan bir gül. Öyle bir şey işte... Düş mü gerçek mi o da bilmiyordu...
Sonunda ihtiyar adamın teklifini kabul etti.
Güllerin, envai çeşit çiçeklerin olduğu has bahçeye buyur etti ihtiyar adam. Bunca yıl burada çalışmış lakin bu bahçenin kapısından adımını atmamıştı. İçeri girdi, aydınlık tertemiz bir odaya alındı. iki nurani yüzlü ihtiyar selam verip içeri alındılar. Bu nikâhın şahitleri olacaklardı. İhtiyar adam güzel dualarla, hayırlı temennilerle Nikâhlarını kıyıp nurani yüzlü ihtiyarları şerbet ikramı için bahçeye buyur etti Akşam olup ta zifaf odasına girince, karşısında Dünya güzeli bir kızın ona gülümseyerek baktığını görmüş. Telaş ve şaşkınlıkla : “Eyvah, yanlış odaya girmişim” diyerek dışarı fırlamış Yüzünün alı al, moru mor heyecanlı bir sesle : − Özür dilerim, ben yanlış odaya girmişim demiş. Kayınbabası ise : − Yok, yanlış oda değil oğlum. O kız benim kızımdır demiş. − Olabilir ama, bu kız bana anlattığınız kızınız değil. Söylediğiniz kusurların hiçbirisi onda yoktur. Kayınbabası gülümseyerek şöyle söylemiş : − Sana söylediğim sözler gerçek anlamda değil, mecâzi anlamda idi ey oğul. Kızımın elleri tutmaz sözü ile ; o, dinin helâl saymadığı hiçbir şeye Dokunmaz demek istedim. Ayağı yürümez demekle ; kızımın meşru olmayan Hiçbir yere ayak basmadığını anlatmaya çalıştım. Yabancı erkeklere bakmadığını, onlarla ilgilenmediğini anlatmak maksadıyla da Gözlerinin görmediğini söyledim. Kulağı duymaz dediğimde de ; dedikoduya hiç iltifat etmediğini anlatmak istedim. Ben hamdolsun ki, hayatımda hiç haram yemedim, çocuklarıma da yedirmedim. Benim kızım her bakımdan mükemmeldir. O sana, sen de ona layıksınız. Allah sizi bahtiyar (mutlu) eylesin. Haydi eşinin yanına git, o sana, sen ona helâlsin demiş. Bu sözleri duyan Sâbit bütün sıkıntılarını unutmuş, Sevgili ve değerli hayat arkadaşının yanına gitmiş. İşte bu mutlu evlilikten büyük âlim İmâm-ı Âzam Ebu Hanife meydana gelmiştir
Zor Beyin Oğlu Kiziroğlu Mustafa Bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir. Kim bu Kiziroğlu Mustafa Bey ? Köroğlu ile ne ilgisi var? Bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu. Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür. Bu köy Kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur. Köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar. Köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır. Köylüler Kiziroğlu'nun kalesi derler buraya. Kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir derler. Efendim rivayetlere bakarsanız
Köroğlu,
Doğu Anadolu’da ferman okutmaya kalkar. O diyar senin, bu diyar benim derken, gider kalesini, Çıldır gölünü ayaklar altına alan bir tepeye kurar. Bazı ozanlara göre Kısır Dağları’nı yaran Ferro deresinin kenarını mekân tutar. Tutar ama civarda hüküm süren
Kizir (bir nevi idareci, muhtar gibi bir şey) ve avenesi buna çok bozulurlar.
“Biz Osmanlıya sadık bir tebayız, yöremizde haydut, eşkıya barındırmayız” Neyse, Köroğlu bu, tehditlere aldırır mı? “Ben koskoca Bolu Beyini hizaya getirmişim, adsız sansız bir Kizirden mi çekineceğim” diye haber yollar. Kizir akıllı uslu, gün görmüş bir adamdır, lâkin oğlu Mustafa kabına sığamaz. Boyuna posuna bakmadan Köroğlu’na meydan okur, ünlü cengâver ile karşılaşmak için can atar.
Bu arada sözler taşınır, fitneler kaşınır ve iş gelir “bire bir” dövüşe çıkar. Alapaça püsküllü belâ Bey oğlu dediğin tebasının önünde dövüşecek değildir ya, ikisi haberleşir katran renkli kayaları, berrak berrak suları, zümrütvari çayırları olan bir kuytuda buluşurlar. Köroğlu karşısına dikilen onbeşlik delikanlıya, Kırat ise huysuz huysuz eşinen Alapaça’ya bakar. İkisi de rakiplerini ciddiye almaz, hem acır, hem kızarlar. Kesinlikle canlarını yakmak istemezler ama yine de bir ders vermeli, kulaklarını çekip, enselerine bir şaplak atmalıdırlar. Köroğlu kendinden emin bir şekilde “haydi” der, delikanlı
“kolla kendini” diye haykırıp atını topuklar. Alapaça boşanmış yay gibi fırlar. Kırat son anda kenara sıçrar da ilk elde yenilmekten kurtulurlar. Ama daha kendilerine gelemeden Alapaça dönüp üzerlerine varır, yeniyetme veled gürzünü patlatır. Köroğlu tecrübesini konuşturup darbeden kurtulur ama kargısı elinden düşer, kalkanı boydan boya yırtılır. Kiziroğlu Mustafa bu fırsatı kullanmaz. Tutup kargısını yere atar, kalkanını taşa çalar. Köroğlu hayatı boyunca ilk kez ürperdiğini hisseder, ki yiğidin böylesi ile oyun oynaş olmaz. Nitekim Alapaça kartal hızıyla gelir ve bodoslama Kıratın böğrüne dalar. Köroğlu atıyla birlikte yuvarlanır ama sıçrayıp ayağa kalkar. Evet piyade dövüşen birinin süvariye, hele hele böylesi atı olan bir süvariye karşı hiç şansı olmaz ama Kiziroğlu Mustafa da atından iner, yayan yapıldak karşısına çıkar. Zor beyin zorlu oğlu Köroğlu, benzeri az bulunan bir silahşördür ama bütün darbeleri sıska çocuğun kılıcına toslar, meydan şakır şakır şakırdar, dört bir yana kıvılcım saçarlar. Bu kavga saatlerce sürer, ele sığmaz veled, Köroğlu’na yanağına burnuna ufak ufak kesikler atar, kâh bıyıklarını, kâh kaşlarını budar. Kiziroğlu Mustafa istediği anda hakimiyeti ele alabilecek kırattadır ki bunu Köroğlu da anlar. Nitekim genç yiğit bir ara güneşe bakar,
“artık eğleşmesek iyi olacak” gibilerinden birşeyler mırıldanır ve Köroğlu’nun kılıcını dilim dilim doğramaya başlar.
Kılıcı dört parmak kalınca Köroğlu kamasına sarılır. Delikanlı sakin sakin kılıcını kınına sokar ani bir hamleyle Köroğlu’nun bileğinden yakalar, sonra bi kafa, bi diz. Köroğlu’nu üstünden aşırıp yere çalar. Ünlü şaki son bir gayretle hançerine uzanır ama
Kiziroğlu ondan evvel yetişir kabzaya basar. Artık akıbet aşikardır, Kırat acıyla gözlerini yumar. O güne kadar yenilgi yüzü görmeyen Köroğlu pes eder, kafasını yere koyar. Ancak boynunda soğuk bir çelik değil, omuzunda sıcak bir el bulur. Yeniyetme çocuk onu koltuklayıp kaldırır, pınar başına götürüp, yaralarını yıkar. Beraber abdest alır, birlikte namaza dururlar. Sonra... Sonra delikanlı bir kâğıt uzatır ki üstünde
“bundan böyle asayişi bozmayacağım,
Devlete kafa tutmayacağım,
Sultana sadık kalacağım. Eğer emredilirse zalimlere, şakilere ve kara donlu kâfirlere karşı vazife almaya hazırım” yazar. Köroğlu hiç düşünmeden mührünü çıkarır ve altına basar. Sakın erkekler ağlamaz demeyin ağlar, hem nasıl ağlar! Birbirlerine abi kardeş gibi sarılır ve içli içli hıçkırırlar. Kiziroğlu Alapaça’ya binip kaybolur, Köroğlu düşüncelere dalar. “Ömür geldi geçiyor, sen nelerin peşindesin” diye muhasebe yapar.
Peh peh peh... Hey hey hey! Vakit ilerleyince Köroğlu’nun hanımı Nigâr pencerelere koşar. Sahi en zorlu kavgalardan dakikada sıyrılan yiğidi nerelerde kalmıştır? Hoş, bu cılız çocuğa yenilecek değildir ya! Saatler ilerledikçe içi daralır, kâh seccadesini serer, kâh tesbihine sarılır.
Her şeye gücü yeten âlemlerin Rabbine (Celle Celalüh) sığınır. Köroğlu gecenin bir vakti gelir, kapıyı çalar, döndüğüne göre o haylazı haklamış olmalıdır ama yüzü sirke satar. Nigâr Hatun büyük bir merakla kavganın neticesini sorar. Köroğlu cevaben öyle bir türkü yakar ki
Ağam kim, paşam kim? Nigâr kim, hanım kim? Kiziroğlu Mustafa Bey Bir Bey’in oğlu, Zor Bey’in oğlu. Bir fendinen geldi geçti, peh peh peh! Hışmı dağı deldi geçti, hey hey hey!
Ağam kim, paşam kim... Nigâr kim, Hanım kim? Kiziroğlu Mustafa Bey, Bir Bey’in oğlu. Zor Bey’in oğlu…
Medine'nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler. Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadeceALLAH'ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzurun çıkıp 'Ey ALLAH'ın Resûlü' der, 'bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.'Doğrusu O, Peygamber Efendimiz'in (sallALLAHu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat 'Önce evlenmen lâzım' buyururlar 'zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!' Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve 'siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım' der. Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de 'özel' olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallALLAHü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur 'yarın sabah mescide ilk gelenle evlen' buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece ALLAHü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner 'Ey Süheyb' buyururlar, 'şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.'Suheyb RadıyALLAHu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. 'İyi ama' diye mırıldanır, 'benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.' Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve 'filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim' der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve 'Ya Hifa' der, 'biliyorum sen benim için bulunmaz bir Nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (SallALLAHü aleyhi ve sellem) 'Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.' buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları ALLAHü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur 'Ey Süheyb' buyururlar 'geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?' Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle 'ALLAHın Resulü en İyisini bilir' cevabını verir. Efendimiz onlara 'ne mutlu size' gibilerinden bakar, 'İkiniz de cennetliksiniz' buyururlar, '... ve ALLAHü teâlâyı göreceksiniz!' Süheyb derhal secdeye kapanır ve 'Ya Rabbi!' diye yalvarır, 'o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!' ALLAHü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) 'Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti' buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine 'Şükredenlerden Suheyb' yazarlar, öbürüne 'Sabredenlerden Hifa!'...*