Menü

Son Yazılarım


Dareyn Dergisi


Mesaj Kutusu



‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”

Çarşamba, Ekim 14, 2009 • Kategori: KISSALAR

 

 

Yavuz Sultan Selim ,

Mısır Seferi’nden sonra Fethettiği beldede adâlet ve
Otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister.
Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli
Kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen
Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve 
O andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar.
Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde.
O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir;
Fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.

Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra
Bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı,
Sultanın yastığının yanına iliştiriverir.

Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır.

Sultan, gece istirahatına çekildiğinde
Yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye,
Bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır.
Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’
Heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve
Kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür.
Sırdaşına okuttuğu bu notta

‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır.

Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle
Biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle.
Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır.
‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’
Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!..
Bu defa kadın,

‘Korkuyorsa neylesin?’
Y
azılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve
Ertesi günü sabırsızlıkla bekler.
Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar;
Sultanın kaleminden çıkan,

‘Hiç korkmasın, söylesin!’

Yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır.
Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek,
Kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam
Sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler.
Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür;
Hâlinden, duruşundan kadının
Kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder:

‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran
Kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür.
Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince,
Kadın, heyecanından sadece;
‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez;
Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve
Ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder.
Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler
Koca Yavuz’dadır.
Meseleyi günlerdir hisseden
Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der:

‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Gerçekten Kıldığımız Namazmı..?

Pazar, Eylül 6, 2009 • Kategori: KISSALAR


Sarayda İftar

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:

- Akşam Namazında Camiye git,

Namaza gelen herkesi İftara davet et.

Akşam oldu, Namaz kılındı, Namazdan sonra

Behlül 5–10 kişilik bir grupla çıka geldi.

Harun Reşid şaşırdı:

- Behlül bunlar kim?

Ben sana namaza gelen herkesi saraya

İftara çağır diye tembih etmedim mi?

Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.

— Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil,

Namaza gelenleri iftara çağır dediniz.

Namazdan sonra bendeniz

Cami kapısında durdum, çıkan herkese

Hocanın Namaz kıldırırken hangi Sureyi okuduğunu sordum.

Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi.

Camiye gelen çoktu ama

Namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Çobanın İbretlik Duası

Çarşamba, August 12, 2009 • Kategori: KISSALAR






ONUDA SEN AĞIRLA


Günahkar bir adamdı.

Ayık gezmezdi. Bütün bit köy halkı yaka silkiyordu adamdan.

Ölse de bir kurtulsak diyorlardı.

Bir karısı vardı bu adamın, bir de kendisi.

Hiç çocukları olmamıştı.

Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu.

Kadın ise adamının haline üzülse de ses çıkaramazdı.

Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi.

Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.

Adam iyice yaşlanmıştı artık.

Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa

Nefes nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.

İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı.

Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor,

Ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu

ALLAH’cc…

Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu dönmedi.

Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını.

Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı!

Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu.

Eve gelmiştir beki diyerek koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti.

Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu.

Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.

Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti.

Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu.

Kadın koluna girdi kocasının, güç bela sedire kadar taşıdı.

Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu.

Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti,

 lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü.

Ölmüştü…

Kadıncağız kocasının başında epeyce bir ağlayıp feryat etti.

 Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.

Kalktı, imamın evine gitti.

-Hocam… diyebildi hıçkırarak, bizimki…

Söyleyemiyordu, ama imam efendi durumu anlamıştı.

Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.

-O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi,

kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı.

Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü.

Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.

Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı,

omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.

Caminin köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin

kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.

Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken,

 dizlerinin üstüne çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.

Hışımla yaklaştı muhtar:

-Onu nereye götürüyorsun, dedi.

Mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de

ölülerimiz çekmesin o herifin elinden…

Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu.

Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki.

 Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken,

cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.

Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adımı atacak hali yoktu.

Kendi kendine;

-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi,

kimseler rahatsız olmaz burada…

tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir

Çobandı gelen.

Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı.

Üzüldü çoban, gözleri doldu.

-Dert etme dedi, ben yardım ederim sana.

Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler.

Çoban başucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.

Bir kaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti.

Çobana dualar ederek döndü evine.

Yorulmuştu.

Camın kenarına oturup uzaklara daldı.

Uyuyup kaldı oracıkta.

Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı

Muhtar. Bir yandan tekmeyi vuruyor, bir yandan da

 “İmam Efendi, İmam Efendi…” diye bağırıyordu.

 İmam korkuyla açtı kapıyı.

-Bir rüya gördüm, dedi Muhtar,

hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi,

bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu.

Rüyayı duyan imamın benzi attı,

kendiside hemen hemen aynı rüyayı görmüştü.

 “Gel hele, içeri gel..” demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.

Koşarak geliyor, bir yandan da bağırıyordu:

-Demedim mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda…

Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince karar verdiler.

Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak,

bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şetler olmuştu ama neydi?

Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı.

Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı.

Gelenler olup biteni anlatıp özür diledi,

cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.

, Kadıncağız her şeyi anlattı.

Can kulağı ile dinlediler ve

çobanı bulmaya karar verdiler.

Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı:

bu çoban bir evliyaydı herhalde, beklide

Hızır’dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi.

Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu.

Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşaAllah dedi.

Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.

Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı,

cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.

-Ben bir garip kulum, dedi; cenazeyi defnettik,

başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu …

merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çobanda söyledi:

-ALLAH'ım,
 Ben Dağda Koyunlarımı Otlatırken

Kulların Gelirler Yanıma,
Selam Verirler.

Senin Selamınla Gelen
Senin Misafirindir der,
Ağırlarım.

Süt İkram eder, Azığımı Paylaşırım.

Şimdi de
Ben Sana Bir
Misafir Yolluyorum,
ONUDA  SEN  AĞIRLA........

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Ailede Mutluluğunun Sırrını

Pazar, Mayıs 31, 2009 • Kategori: KISSALAR




Kahvede sohbet eden Adama arkadaşları:

''Senin aile yaşantına hayranız,

Eşin ve çocuklarınla çok mutlu bir yaşantın var.

Karının bir dediğini iki etmiyorsun.

Bu mutluluğunun sırrını bize de anlat  

Yoksa pısırık olduğunu düşüneceğiz.'' derler.
''Kısaca anlatayım..''  der adam

 

Düğün yapıldı 

Gelini ata bindirdim

Köye doğru yol almaya başladık

Yolda Atın ayağı takıldı ve sendeledi.

Karım eğildi ve  Atın kulağına 

'Biiiiir' dedi.  

Az daha gitmiştikki  bir çukur daha

At yine tökezledi  eşim tekrar eğilip atıma

'İkiiiiiiiii' dedi.
Eve varmamıza az kala

Atım tekrar aynı şekilde tökezleyince

Eşim atından indi ve  At'a

'Üççççç' dedi ve çeyizinden

Tabancasını çıkartıp Atımı alnından vurdu.
Ben  şok olmuştum...

Eşime bir hışımla  çıkıştım

''Yazık değil mi

Ata neden  vurdun kadın manyak mısın sen?'' diye bağırdım...
Karım arkasını döndü ve bana

'Biiiiir' dedi.
Ve o günden sonra Karımın bir dediğini iki etmedim. :)))


Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

GİTMEK DUYGUSU ve Çağrılmak

Çarşamba, Mayıs 20, 2009 • Kategori: KISSALAR


Ne zamandır genç adamı bir gitmek duygusu sarmıştı.  
Gitmek, dolaşmak, görmek, aramak...
 Daha çok bu aramak hissi hem heyecanlandırıyor   hem de bir meraklara sürüklüyordu onu. Birde ne arayacağını, neyi arayacağını da bilemiyordu
Sürekli içinde bir git ara sesi vardı ve bu bir mecburiyet halini almıştı.

Evet, artık yola düşmesi gerekiyordu. 
Vakit tamam olmuştu. İçindeki his öyle diyordu.
 
Karayağız, yakışıklı, güzel yüzlü bir genç olarak tanınıyor ve seviliyordu  o Yörede... Annesinin elini öptü, annesi onu bağrına bastı öptü, kokladı,
gözyaşlarını sakladı  ve  selametle git oğlum, dedi
 Babası gayet dirençli sırtını sıvazladı alnından öptü 
O da yolun mübarek olsun, dedi.
   
Ve yola düştü genç adam.
Günlerce yürüdü. Şehirlere uğradı, kırları, dereleri, tepeleri aştı ve
Nihayet gene bir  dereyi geçmek isterken yorulduğunu gördü ve
Dere kenarına çömeldi  bir avuç su aldı yüzüne vurdu.
Serinledi ve şükretti.   Tam geri çekilirken akıp gelen suyun içinde

Kıpkırmızı, iri bir Elmanın su üzerinde kayıp kendine doğru geldiğini görmüş.  önünden geçip gideceği sırada uzanıp
Elmayı aldı. “Bismillah” diyerek elmayı iştahla ısırdığı anda
Onun bir başkasının malı olduğunu hatırlayıverdi.
Ağzındaki lokmayı tükürüp atmış.
Ama elmanın suyu midesine inmişti bir kere.
Gönlüne bir hüzün çökmüş.
Sahibinin izni olmadan elmayı ısırmaması gerektiğini hatırlamış.
Artık iş işten geçmiş. elmanın sahibi kim?
Suyla birlikte bir elma gelmişti ve o da elmayı alıp ısırmıştı  .
Bu ona haram olmuştu artık.
Ne yapıp yapmalı elmanın sahibini bulmalı ve ondan helallik almalıydı.

Dere yukarı yürümeye başladı. Elbet bu dere bir yerden akarak geliyordu ve
Elbet derenin kenarında bir bahçe olmalıydı.
Yukarı doğru yürüdü. Yürüdü, yürüdü, yürüdü.
Karşısına elma ağaçları ve envai türlü meyve ağacının olduğu bir bahçe çıktı.
Hayretle baktı. Bu ne güzel bir bahçeydi.
Şimdi iş bahçe sahibini bulmaya kalıyordu. Aradı taradı bahçenin içinde
Nurani yüzlü akpak saçlı sakallı bir ihtiyarı buldu.
Selam verdi selam aldı ve gayet üzgün ve mahcup bir şekilde
Meramını anlatmaya başladı:.
Efendim, aşağılarda bir yerde dere kenarına oturdum,
Elimi yüzümü yıkarken kıpkırmızı bir elma gördüm ve nefsime yenildim
Onu ısırdım. Sonra aklım başıma gelince elmanın sahibini
Bulup helallik alayım istedim.
O elma herhalde sizin bahçeden düşmüştü
Dereye lütfen bana hakkınızı helal ediniz,
Yolcuyum bir an evvel gitmem gerekiyor...
İhtiyar adam gözlerini genç adamın üzerinden hiç ayırmadan
Büyük bir dikkat hali içersinde dinledi, dinledi, dinledi ve
Bir şartla hakkımı helal ederim, dedi.
Genç adam heyecanlı bir şekilde, nedir efendim şartınız
Hemen yerine getireyim ve yoluma gideyim...
Yaşlı adam tebessüm etti, gözleri çakmak çakmak parladı,
İçini bir serinlik kapladı ve dedi ki:
Yedi sene yanımda bu bahçede çalışırsan ancak o zaman hakkımı helal ederim. Genç adam tuhaf oldu. Kendini bir an bilemedi.
Düş müydü gerçek miydi bir an kestiremedi ve ihtiyar adamın nurani yüzüne baktı, Gözlerindeki derin melali sezer gibi oldu ama ihtimal veremedi ve
Düşünmeye başladı. İçinden dedi ki, ben bu haram lokma ile nereye giderim
Nerede kimin yüzüne bakarım...
Böyle düşünürken teklifi kabul etmek zorunda olduğunu anladı.
Kabul, dedi. Ama yedi senenin sonunda giderim, dedi.
Böylece sözleştiler.  bahçeye bakmaya başladı genç adam.
Güzel ve bakımlı bir bahçeydi.
Verimli bereketli bir bahçeydi, önünde de temiz ve berrak suyuyla bir dere akıyordu  O derenin suyuyla da bahçeyi suluyorlardı.
Bir defasında ihtiyar adam genç adamdan üzüm istedi, toplayıp geldi.
Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi.
O da ekşi çıktı. İhtiyar adam;
"Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?"
Demekten kendini alamadı. Genç adam mahcup olmuş;
"Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi.
İhtiyar adam; "Sübhanallah kaç yıldır bağdasın, bahçedesin,
Daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun."
Diye serzenişte bulundu; "Niçin onlardan yemedin?" deyince;

"Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz.
Yiyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu?" cevabını verdi.
İhtiyar adam onun bu hâline hayran kaldı.
Derin düşüncelere daldı.

Vakit, zaman nedir ki doğan güneş çıkan ay derken
Yedi sene gelip geçti ve vakit tamam oldu. Ayrılık günü gelip çattı.
Genç adam ihtiyar adamın önünde tevazu ve nezaket içinde durdu ve
Efendim dedi sanıyorum sözleştiğimiz vakit tamam oldu.
Bana izin veriniz artık yoluma revan olayım...
İhtiyar adamda gene ilk gün karşılaştıkları gibi bir hale büründü ve
Dedi ki: evet evladım sözleştiğimiz vakit tamam oldu lakin benim bir şartım daha var Onu da yerine getirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin.
Genç adam gene ilk günkü heyecan ile söyleyin şartınızı efendim
Yerine getireyim ve biran evvel yoluma revan olayım, dedi...

Bir kızım var, dedi, ihtiyar adam.
Gözleri görmez, kulakları duymaz, zavallının dili var konuşamaz ve
Üstelik bir ayağı da topal bir yere gidemez, onunla evlenirsen
Hakkımı helal ederim.
Şaştı kaldı genç adam.
Ne diyeceğini bilemedi.
Ne yapacağını kestiremedi öylece kalakaldı ihtiyar adamın karşısında.
Yedi yıldır bu bahçedeydi ve bir an dahi olsun böyle bir kızdan haberi yoktu.
Zaten onun yattığı yeri, yediği yemeği ayrı bir yerdeydi.
Kendine ayrılmış bahçenin bir köşesindeki küçük evdeydi.
Gerçi ihtiyarın evine yakın yerde ayrı bir bahçesi vardı ama
Oraya ne gitmiş ne kimse davet etmişti.
Öyle uzaktan görünüyor ve çeşitli çiçek kokuları yayılıyordu etrafa.
Envai türlü kuş konup göçer veya orada yuva kurardı.
Kuş cıvıltıları bahçeyi şenlendirir yürekleri dinlendirirdi.
Bir de bahçede bilhassa seher vakitlerinde
Bülbüller şakıyor nağmeleri etrafa yayılıyor hatta semayı âlâya çıkıyordu...
Bir de sanki kulağına çalınan ve ona hissettirilen
Kırmızı bir gülün olduğuydu.
O çok güzel bir güldü.
 Bu civarda eşi benzeri olmayan bir gül.
Öyle bir şey işte... Düş mü gerçek mi o da bilmiyordu...

Sonunda ihtiyar adamın teklifini kabul etti.

Güllerin, envai çeşit çiçeklerin olduğu has bahçeye buyur etti ihtiyar adam.
Bunca yıl burada çalışmış lakin bu bahçenin kapısından adımını atmamıştı.
İçeri girdi, aydınlık tertemiz bir odaya alındı.
iki nurani yüzlü ihtiyar selam verip içeri alındılar. Bu nikâhın şahitleri olacaklardı.
İhtiyar adam güzel dualarla, hayırlı temennilerle
Nikâhlarını kıyıp nurani yüzlü ihtiyarları şerbet ikramı için bahçeye buyur etti 
Akşam olup ta zifaf odasına girince, karşısında
Dünya güzeli bir kızın ona gülümseyerek baktığını görmüş.
Telaş ve şaşkınlıkla : “Eyvah, yanlış odaya girmişim” diyerek dışarı fırlamış 
Yüzünün alı al, moru mor heyecanlı bir sesle :
− Özür dilerim, ben yanlış odaya girmişim demiş. Kayınbabası ise :
− Yok, yanlış oda değil oğlum. O kız benim kızımdır demiş.
− Olabilir ama, bu kız bana anlattığınız kızınız değil. 
Söylediğiniz kusurların hiçbirisi onda yoktur.
Kayınbabası gülümseyerek şöyle söylemiş :
− Sana söylediğim sözler gerçek anlamda değil, mecâzi anlamda idi ey oğul. 
Kızımın elleri tutmaz sözü ile ; o, dinin helâl saymadığı hiçbir şeye
Dokunmaz demek istedim.
 Ayağı yürümez demekle ; kızımın meşru olmayan
Hiçbir yere ayak basmadığını anlatmaya çalıştım.
Yabancı erkeklere bakmadığını, onlarla ilgilenmediğini anlatmak maksadıyla da Gözlerinin görmediğini söyledim.
Kulağı duymaz dediğimde de ; dedikoduya hiç iltifat etmediğini anlatmak istedim.
Ben hamdolsun ki, hayatımda hiç haram yemedim, çocuklarıma da yedirmedim. Benim kızım her bakımdan mükemmeldir.
O sana, sen de ona layıksınız.
Allah sizi bahtiyar (mutlu) eylesin.
Haydi eşinin yanına git, o sana, sen ona helâlsin demiş.
Bu sözleri duyan
Sâbit bütün sıkıntılarını unutmuş,
Sevgili ve değerli hayat arkadaşının yanına gitmiş.
İşte bu mutlu evlilikten büyük âlim
İmâm-ı Âzam Ebu Hanife meydana gelmiştir

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Zor Beyin Oğlu Kiziroğlu Mustafa

Cumartesi, Ocak 31, 2009 • Kategori: KISSALAR


HAKKINDA YAZILANLAR

Zor Beyin Oğlu Kiziroğlu Mustafa
Bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir. 
Kim bu Kiziroğlu Mustafa Bey ?
Köroğlu ile ne ilgisi var?                                              
Bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu.
Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür.
Bu köy Kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur. Köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar. Köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır. Köylüler Kiziroğlu'nun kalesi derler buraya.
Kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir derler.

Efendim rivayetlere bakarsanız


Köroğlu,

Doğu Anadolu’da ferman okutmaya kalkar.
O diyar senin, bu diyar benim derken, gider kalesini,
Çıldır gölünü ayaklar altına alan bir tepeye kurar.
Bazı ozanlara göre Kısır Dağları’nı yaran
Ferro deresinin kenarını mekân tutar.
Tutar ama civarda hüküm süren

Kizir (bir nevi idareci, muhtar gibi bir şey) ve
avenesi buna çok bozulurlar.

“Biz Osmanlıya sadık bir tebayız, yöremizde haydut, eşkıya barındırmayız”
Neyse, Köroğlu bu, tehditlere aldırır mı?
“Ben koskoca Bolu Beyini hizaya getirmişim, adsız sansız bir
Kizirden mi çekineceğim” diye haber yollar.
Kizir akıllı uslu, gün görmüş bir adamdır,
lâkin oğlu Mustafa kabına sığamaz.
Boyuna posuna bakmadan
Köroğlu’na meydan okur, ünlü cengâver ile karşılaşmak için can atar.

Bu arada sözler taşınır, fitneler kaşınır ve iş gelir
“bire bir” dövüşe çıkar. Alapaça püsküllü belâ
Bey oğlu dediğin tebasının önünde dövüşecek değildir ya,
ikisi haberleşir katran renkli kayaları, berrak berrak suları,
zümrütvari çayırları olan bir kuytuda buluşurlar.
Köroğlu karşısına dikilen onbeşlik delikanlıya,
Kırat ise huysuz huysuz eşinen Alapaça’ya bakar.
İkisi de rakiplerini ciddiye almaz, hem acır, hem kızarlar.
Kesinlikle canlarını yakmak istemezler ama
yine de bir ders vermeli,
kulaklarını çekip, enselerine bir şaplak atmalıdırlar.
Köroğlu kendinden emin bir şekilde “haydi” der, delikanlı

“kolla kendini” diye haykırıp atını topuklar.
Alapaça boşanmış yay gibi fırlar.
Kırat son anda kenara sıçrar da ilk elde yenilmekten kurtulurlar.
Ama daha kendilerine gelemeden
Alapaça dönüp üzerlerine varır, yeniyetme veled gürzünü patlatır.
Köroğlu tecrübesini konuşturup darbeden kurtulur ama
kargısı elinden düşer, kalkanı boydan boya yırtılır.

Kiziroğlu Mustafa bu fırsatı kullanmaz.
Tutup kargısını yere atar, kalkanını taşa çalar.
Köroğlu hayatı boyunca ilk kez ürperdiğini hisseder, ki
yiğidin böylesi ile oyun oynaş olmaz.
Nitekim Alapaça kartal hızıyla gelir ve bodoslama
Kıratın böğrüne dalar.
Köroğlu atıyla birlikte yuvarlanır ama sıçrayıp ayağa kalkar.
Evet piyade dövüşen birinin süvariye, hele hele böylesi
atı olan bir süvariye karşı hiç şansı olmaz ama

Kiziroğlu Mustafa da atından iner, yayan yapıldak karşısına çıkar.
Zor beyin zorlu oğlu
Köroğlu, benzeri az bulunan bir silahşördür ama bütün darbeleri
sıska çocuğun kılıcına toslar, meydan şakır şakır şakırdar,
dört bir yana kıvılcım saçarlar.
Bu kavga saatlerce sürer, ele sığmaz veled,
Köroğlu’na yanağına burnuna ufak ufak kesikler atar,
kâh bıyıklarını, kâh kaşlarını budar.
Kiziroğlu Mustafa istediği anda hakimiyeti ele alabilecek
kırattadır ki bunu Köroğlu da anlar.
Nitekim genç yiğit bir ara güneşe bakar,

“artık eğleşmesek iyi olacak” gibilerinden birşeyler mırıldanır ve Köroğlu’nun kılıcını dilim dilim doğramaya başlar.

Kılıcı dört parmak kalınca Köroğlu kamasına sarılır.
Delikanlı sakin sakin kılıcını kınına sokar ani bir hamleyle
Köroğlu’nun bileğinden yakalar, sonra bi kafa, bi diz.
Köroğlu’nu üstünden aşırıp yere çalar.
Ünlü şaki son bir gayretle hançerine uzanır ama

Kiziroğlu ondan evvel yetişir kabzaya basar.
Artık akıbet aşikardır, Kırat acıyla gözlerini yumar.
O güne kadar yenilgi yüzü görmeyen
Köroğlu pes eder, kafasını yere koyar.
Ancak boynunda soğuk bir çelik değil, omuzunda sıcak bir el bulur. Yeniyetme çocuk onu koltuklayıp kaldırır,
pınar başına götürüp, yaralarını yıkar.
Beraber abdest alır, birlikte namaza dururlar.
Sonra...
Sonra delikanlı bir kâğıt uzatır ki üstünde

“bundan böyle asayişi bozmayacağım,

Devlete kafa tutmayacağım,

Sultana sadık kalacağım.
Eğer emredilirse zalimlere, şakilere ve
kara donlu kâfirlere karşı  vazife almaya hazırım” yazar.
Köroğlu hiç düşünmeden mührünü çıkarır ve altına basar.
Sakın erkekler ağlamaz demeyin ağlar, hem nasıl ağlar!
Birbirlerine abi kardeş gibi sarılır ve içli içli hıçkırırlar.
Kiziroğlu Alapaça’ya binip kaybolur,
Köroğlu düşüncelere dalar.
“Ömür geldi geçiyor, sen nelerin peşindesin” diye muhasebe yapar.

Peh peh peh... Hey hey hey!
Vakit ilerleyince Köroğlu’nun hanımı
Nigâr pencerelere koşar.  Sahi en zorlu
kavgalardan dakikada sıyrılan yiğidi nerelerde kalmıştır?
Hoş, bu cılız çocuğa yenilecek değildir ya!
Saatler ilerledikçe içi daralır,
kâh seccadesini serer, kâh tesbihine sarılır.

Her şeye gücü yeten âlemlerin Rabbine (Celle Celalüh) sığınır.
Köroğlu gecenin bir vakti gelir, kapıyı çalar, döndüğüne göre
o haylazı haklamış olmalıdır ama yüzü sirke satar.
Nigâr Hatun büyük bir merakla kavganın neticesini sorar.
Köroğlu cevaben öyle bir türkü yakar ki

hâlâ kulaklarımızda çınlar:

Bir atı var Alapaça,
peh peh peh!

Mecel vermez, Kırat kaça, hey hey hey
Az kaldı ortamdan biçe

Ağam kim, paşam kim?
Nigâr kim, hanım kim?
Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir Bey’in oğlu, Zor Bey’in oğlu.

Bir fendinen geldi geçti, peh peh peh!
Hışmı dağı deldi geçti, hey hey hey!

Ağam kim, paşam kim...
Nigâr kim, Hanım kim?
Kiziroğlu Mustafa Bey,
Bir Bey’in oğlu. Zor Bey’in oğlu…

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

SABREDEN VE ŞÜKREDENLER HİFA HATUN

Cuma, Temmuz 11, 2008 • Kategori: KISSALAR

HİFA HATUN

Medine'nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak      Hifa Hatun
başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine
samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler.                                         Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.
Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın
hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer.   Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece                   ALLAH'ın rızasını diler.
Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi
cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı
sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?
Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzurun çıkıp 'Ey ALLAH'ın Resûlü' der, 'bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.'    Doğrusu O, Peygamber Efendimiz'in (sallALLAHu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama
Server-i Kâinat 'Önce evlenmen lâzım' buyururlar 'zira bununla dininin
yarısını emniyete alırsın!' Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
'siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım' der.
Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de 'özel' olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallALLAHü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur 'yarın sabah mescide ilk gelenle evlen' buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.
Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.
Ama bakın şu işe ki o gece ALLAHü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
sahabeye döner 'Ey Süheyb' buyururlar, 'şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.'Suheyb RadıyALLAHu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. 'İyi ama' diye mırıldanır, ' benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.'
Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve 'filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim' der.
Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.
Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve
'Ya Hifa' der, 'biliyorum sen benim için bulunmaz bir Nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira
Efendimiz (SallALLAHü aleyhi ve sellem) 'Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.' buyurdular.
Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr
ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize
anlatır ve onları ALLAHü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur 'Ey
Süheyb' buyururlar 'geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?'
Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle 'ALLAHın Resulü en İyisini bilir' cevabını verir.
Efendimiz onlara 'ne mutlu size' gibilerinden bakar, 'İkiniz de
cennetliksiniz' buyururlar, '... ve ALLAHü teâlâyı göreceksiniz!' Süheyb
derhal secdeye kapanır ve 'Ya Rabbi!' diye yalvarır, '
o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!'
ALLAHü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır.   Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar.                                      
Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) 'Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti' buyururlar.
Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır.
İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.
Birine
'Şükredenlerden Suheyb'
yazarlar, öbürüne
'Sabredenlerden Hifa!'...*

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

SENİ YARADAN HER AN GÖRÜYOR

Cumartesi, Hazirane 28, 2008 • Kategori: KISSALAR

 


 

Bir gün askerler bir mahkumu meydana çıkarırlar.

 Suçu ağır olmalı ki çok kırbaç vururlar, derileri yarılır.

 Etlerinden kan sızmaya başlar.

 Lakin genç bir kere bile sesini çıkarmaz.

Muhafızlar dinlenmek için bir kenara çekilirler.

Bu arada kalabalığın arasında meydanda olan

 Bişr-i Hafi hazretleri gence yaklaşıp sorar:
- Tahammülüne hayran kaldım.
- Nasıl ağlayıp bağırabilirim ki,

 kalabalığın içinde sevdiğim kız var ve şu an beni görüyor.
- İyi ama Allahü teâlâ seni her an görüyor.

Onun edebini gözetmeyi hiç düşünmedin mi?

Allahü teâlâ yarın ahirette,

(Fazlasını istemiyorum ey kulum,

sadece o kız için gösterdiğin gayreti,

sabrı, edebi, aşkı, benim dinim için,

benim rızam için niye göstermedin?)

 dese ne cevap vereceksin?
 Genç öyle bir (Allah) der ki kendinden geçer.

 O kadar kırbaca direnen vücut bu ilahi aşka, bu

 Rabbinden utanma duygusuna takat getiremez.

 Muhafızlar yanına koştuğunda çoktan can vermiştir

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

« Önceki ::


Get your own Chat Box! Go Large!
Boomp3.com

Menü

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım



Dareyn Dergisi



Site tasarım

Tüm hakları 2007 - 2008 Mnelam © ’a aittir.
Kaynak gösterilerek
alıntı yapılabilir.
Her şeyden önce
KUL HAKKI vardır.


Sayaç