Menü

Son Yazılarım


Dareyn Dergisi


Mesaj Kutusu



‘Gerçek Dost’

Cuma, Ekim 23, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR

 Gerçek dost’
konusunda isabetli seçimlerimizin yanında kaygılarımız
hayal kırıklıklarımız da olmuştur
 muhakkak.
 “iyi bir dost ya seyahatte ya da alış verişte belli olur”
denmiştir.
Dost sandığımız kişilerle bu ve benzeri herhangi bir diyalogumuz olmamışsa ve
 biz de“dost” diye sarılmışsak;
Böylesi bir olay yaşarken şahit olduğumuz  olumsuz olan şeyler
bizleri hayal kırıklığına uğratır.
Bencillik ve enaniyetten sıyrılmamış,
paylaşımcı ve fedakâr olmayan bir ilişkinin adını
 “dost”
 olarak kurmamız elbette yanıltıcı olur.
Açıkçası herhangi bir test ve deneme geçirmeden,
herhangi bir tecrübe yaşamadan bunu anlamamız zor oluyor.

Belki de duygusal yapımız gereği karşılaştığımız bir güler yüz,
sıcak bir karşılama bizleri celbediyor ve hemen dost diye bağlanıveriyoruz.
Dertleşmeler ve sır paylaşmaları derken belli bir aşamaya geliyor.
Kişisel çıkar söz konusu olduğunda ortaya çıkan
gerçek yüzler dünyamızı allak bullak ediyor
Bu yüzden, insanlar birbirlerini denemeden,
test etmeden (ki bu da süreç içerisinde olmalı),
 belli çıkar ya da acıları yaşamadan bu konuda hüküm vermemeli.

 Aksi hayal kırıklığı olur ki, telafisi çok zaman alır.

Mevlana Hazretlerinin bir öğrencisi ile yaşadığı şu olay

bu konuyu tüm çıplaklığı ile anlatmaktadır:
Mevlana ve bir öğrencisi,

dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar,

 yolda birlikte yürüyorlardı.

Biraz ileride yolun kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar,

birlikte uyumakta olduklarını gördüler.

Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu
Mevlana ile paylaşmak istedi:

“Efendim şu manzaraya bakın” dedi.
“Ne denli

yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?”
Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve

kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona,

unutamayacağı bir ders verdi:
“Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de,

bak o zaman gör dostluklarını” dedi.

“Bir dostluk, kişisel çıkar karşısında unutulmayacak denli sağlamsa,

 ancak o durumda bir değer ifade eder ve ancak o zaman onun adına

‘gerçek dostluk’ denilir.”

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!

BİRE ..ON

Perşembe, Eylül 24, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR



BU KISSADA

ANLAYANA BİR ÇOK İBRET VAR

 BİRE  ON..........

 Hazret-i Fâtıma   loğusadır ve  iştahsız olmuştu.
Hazret-i Ali (r.a) hane-i saadetlerine teşrif ettiğinde
Hanımının bu halini görür ve
“Yâ Fâtıma ! Dünya tatlılarından gönlün ne istiyor?” diye sordu.
Hazret-i Fâtıma “Yâ Ali nar istiyorum” buyurdu.
Hz. Ali (r.a) yanında da hiç para yoktu. Uzun uzun düşündü.
Sonra kalkıp çarşıya gitti. Bir miktar borç para aldı ve
onunla
bir NAR satın aldı.
Eve giderken yol kenarına bırakılmış bir miskin ihtiyar hasta gördü.

Hz. Ali (r.a) o ihtiyara yaklaşıp:

“Gönlün ne istiyor?” diye sual buyurdu.

O da “Yâ Ali beş gündür buradayım aç susuz.
İnsanlar geçip giderler. Kimse bana iltifat sual etmez.

Benim canım NAR istiyor.” dedi.
Hz. Ali (r.a) düşündü.
“Eğer bu elimdeki NARı ihtiyara verirsem
Fâtıma Narsız kalacak Eğer buna vermezsem
Cenâb’ı Hakk’ın:
‘Ve dilenciye gelince (onu) azarlama’ (Duha 93.10)
âyetini hatırladı ve
NAR ı ihtiyara verdi.

İhtiyar  sevindi şifa buldu.

Hz. Ali (r.a) Hz. Fâtıma’dan haya ederek hane-i saadetine geldi.
Hz. Fâtıma Hz. Ali (r.a) görünce onu ayakta karşıladı.

Narın hadisesini öğrenince.“Ya Ali! Sen üzülme.
ALLAH-ü Teâlâ’nın izzet ve celaline yemin ederim ki,
Sen o ihtiyara o Narı verdiğinde gönlümde,
Nara karşı olan iştiha gitti.” dedi.
Hz. Ali (ra) onun bu sözleri ile ferahladı.

O anda kapı çalındı “Kimsin?” diye sual buyurduklarında:
“Aç kapıyı ben Selman-ı Farisiyim” diye ses geldi.
Hz. Ali (r.a) kalkıp kapıyı açtı ve Selman (r.a) içeri girdi.
Elinde üzeri mendille örtülü bir tabak vardı.
O tabağı Hz. Ali’(r.a) önüne koydu.
Hz. Ali (r.a):

—Bunu kim gönderdi? Dedi. Hz. Selman:
—Bunu ALLAH Teâlâ Hazretleri
Resûllah’a (s.a.v) gönderdi.  O da size gönderdi buyurdu.
Hz. Ali(r.a) tabağın örtüsünü açtı.
Baktı ki, tabakta dokuz tane Nar var.
buyurdular ki:

Yâ Selman! Bu getirdiğin bana olsa on olurdu.
Çünkü Hakk Teâlâ:
“Kim bir iyilik ile gelirse onun için on misli vardır” (En’am 6, 160) buyuruyor.
Bu ise ona uymuyor. Buyurdular.
Selman (r.a) tebessüm ederek, sakladığı bir
Narı da çıkarıp tabağa koydu.
Ve: “Yâ Ali! ALLAH’cc yemin ederim ki bu
Narlar on idi.  Fakat ben seni tecrübe için bir tanesini saklamıştım” buyurdu.


NOT…

Narın bilinen faydalarından bazıları:
Tansiyonumuzu olumlu bir şekilde düzenler
Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur
Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır
Enerji verir, yorgunluğu giderir
İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar
Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur
Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller
Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar
İshali (diare) önler tedavide destek sağlar
Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar
Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

"Her Kula Helâl, Müslümana Haram"...

Çarşamba, Eylül 16, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR


Bursa'da zamanında
Müslüman bir zat bir çeşme yaptırmış.
Eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı
Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir
Kitabe eklemiş,

"Her kula helâl, müslümana haram"...

Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...

Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikâyete,
Yaka paça yakalanmış adam huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir,
Dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette,
Sen kalk hayrattır, Sebildir diye çeşme yap, ama suyunu
Müslümana yasakla...

Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin? diye çıkışmışlar adama...

Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır der...
Kadı kızar: "Ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın
Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın katlin vaciptir!" der.
Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam
Bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karışır yine ortalık.
Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür...

Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır :
"De bakalım ne diyeceksen, bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,
Hem de her kula helâl, bir tek müslümana haram yazarsın..."

- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister
- Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?
- O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım
- Eeee

- Sultanım her hangi bir Havradan (sinagog´dan) bir rastgele
Haham ı  izahsız yaka paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak..

Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında
Museviler,
"Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz,
ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur,gerekirse kefalet ödeyelim..."
Efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş,  elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,

Bir hafta dolunca: Sultan´ım artık bırakmak zamanıdır demiş adam,
Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer
Sultana teşekkürler, hediyeler, az zaman geçmiş ki
Adam aynı işi herhangi bir
Kiliseden bir Papaz için yaptırınız  Sultanım demiş.

Aynı işlemle, aynı usulle bir Papaz tutuklanmış ,
Yaka paça alınmmış pazar ayininden, aynı tepkiler artarak devam etmiş.
Haftası dolunca da serbest bırakılmış.
Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar...
Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.

Sultan: "Bitti mi?" demiş adama.
- "Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.
- Şimde nedir isteğin?
- Efendim başkentimiz Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen,
İtimad edilen Alimini alınız Mimberinden,dedikleri gibi olmuş,
 
Ulucamiinin imamını,
Cuma hutbesinin ortasında almışlar...
Yaka paça götürmüşler...
Ve ne olmuş bilin bakalım ?

Bir Allah'ın kulu, tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor,
Siz ne yapıyorsunuz hiç olmasa
Vaazı bitene kadar bekleyeydiniz, dememiş.
Peşinden giden olmamış, arayan soran olmamış...

Geçmiş bir hafta, nerde İmam diye gelen giden olmamış...
Aptal ve cahil bir İmam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı
Halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu,
 
O  geçen hafta derbest edilen koca Alim için;

-Bizde onu adam, hoca bellemiştik,
- Kimbilir ne haltlar etti de tutuklandı...
- Vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar...
- Sorma sorma...

Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, Padişah;
- eee ne oalcak şimdi adam
- Bırakma zamanıdır, bide özür dileyip Helallik almak lazımdır Hocadan

- "Haklısın" demiş Padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve
Adama dönmüş, adam başı önünde;
- Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, Böylesi müslümanlara

SU HELÂL edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş;

- "Hava bile Haram, Hava bile..." demiş...

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Malının Zekâtını Vermekten Kaçınan Salebe'nin Akıbeti “

Perşembe, Eylül 3, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR

Ebu Salebe
________________________________________
İslam tarihinde
“Malının Zekâtını Vermekten Kaçınan Salebe'nin Akıbeti “
Diye geçen olayı sizlerle paylaşmak istedim.

Salebenin akıbeti;
Medineli Müslümanlardan Salebe İbni Hâtip Peygamber'imize
" Ya Rasûlallah, Allah'a duâ et de bana mal versin" dedi.
Peygamber'imiz onun bu arzusunu
"Yâ Salebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin
çok maldan daha iyidir." diye karşılık verdi.
Salabe yine de "Ya Rasûlallah , Allah'a dua et de bana mal versin"
diye ısrar etti. 

Peygamberimiz ona
"Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin?
Allah'ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin?
Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki,
dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı."
diye cevap buyurdu. “

"Sen Allah'ın Peygamberi gibi davranışlı olmaya razı değil misin?
Ben sana en güzel örnek değil miyim?
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki;
Dağların altın ve gümüş olarak benimle birikte
yürümüş olmalarını istemiş olsaydım, Muhakkak yürürlerdi!" buyurdu.

Salebe: "Ya Resulullah! Sen, bana mal vermesi için, Allah'a dua et!
Seni hak ile peygamber gönderen Allah'a andolsun ki; sen bana dua edecek olursan,
Allah da bana mal verecek olursa. Her hak sahibine hakkını vereceğim!" dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (sav):

"Ey Allah'ım! Salebeye mal ver!" diyerek dua etti.
Salebe bir koyun edindi. Koyun bereketlendi. koyunlar böcek gibi üredi.
Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı.
Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler
Cemaatten geri kalmaya başladı.
Bu arada sürü üremesine devam ettiği için
Salabe başka bir yere taşınmak ihtiyacını duydu ve
Mescidden cikmadigi icin
Cami Kuşu adi verilen Salebe, artik Cumalara dahi gelemiyor 
Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti.
Salabe de Cuma günleri kervanların yoluna çıkarak
Medine'de olup bitenleri öğrenir oldu.

Peygamberimiz ashaba, Salebe’nin halini sorup öğrenince
"Vâh Salebeye! Vâh Salebe'ye! Vâh Salebe'ye!" buyurdu.

Yüce Allah cc 
"Onların mallarından bir sadaka (zekât) al ki, bununla kendilerini
(günahlarından) temizlemiş, bununla onların ( mallarını, hasenelerini)
bereketlendirmiş olasın!" mealindeki âyeti indirdi.

Bu siralarda zekat ayeti geldi.
Efendimiz (s.a.v) servet sahiplerine memurlar gonderdi.
Zekatlarini toplayip hazineye getirecekler, oradan da ihtiyac sahibi fakirlere dagitilacakti.
Salebe’ye ve Süleym oğullarından da filan zata uğrayınız
Salebeyi  çölde sürüsünün peşinde bulan zekat memurlari,
Gelen ayetin emri geregi olarak zenginlerin malinin
Kirkta birini zekat olarak toplayip goturmeye geldiklerini anlattilar...

Salebe, vaktiyle verdigi sözu unutmus gibi konustu:

- Mal benim, Çöllerde bu sicaklarda surunerek dolasip kazanan benim.
Size ne oluyor ki benden harac ister gibi koyunlarimin kirkta birini istiyorsunuz?
Bu sizin yaptiginiz dupeduz harac istemektir!

Hele siz şimdi gidin! İşinizi bitirdikten sonra yanıma dönün!" dedi.
Tahsildarlar, Salebe'nin yanından ayrılıp, Sülemî'nin yanına vardılar.
Sülemî, sadaka ve zekât hakkındaki yazıyı dinledikten sonra,
Develerinin en iyisine baktı ve onu sadaka ve
Zekât olarak ayırıp teslim etmek üzere tahsildarları karşıladı.

Tahsildarlar Zekât için ayrılan deveyi gördükleri zaman:
"Senin bunu vermen gerekmez!
Biz bunu senden almayı istemiyoruz!" dediler.
Sülemî: "Hayır! Alınız bunu..! Ben bunu gönül hoşluğuyla (gönlümden koparak) veriyorum.
O da benimdir. (Allah'ın emriyle verildiği için, benim demektir)," dedi.
Bunun üzerine, tahsildarlar Sülemî'nin ayırdığı zekât ve sadakasını aldılar.
Zekât toplama işini bitirince, dönüp

Salebe'ye tekrar uğradılar.
Salebe yine zekâtını vermek istemedi.
Tahsildarlar, Salebe'nin yanından ayrılıp,

Peygamberimizin yanına geldiler.
O onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan
"Vâh Salebe’ye! Vâh Salebe'ye!"  "Yazıklar olsun Salebe'ye" dedi. ve
Suleymi  'içinse  bereket duası yaptı..
Tahsildarlar da Peygamber'imize gerek
Salebe'nin ve gerekse Suleyni'nin nasıl davrandığını anlattılar.

Bunun üzerine,
Yüce Allah, indirdiği ayetlerde meal olarak şöyle buyurdu:
"İçlerinden kimi de, Allah'a şöyle ahdetmişti:
'Bize lütuf ve kereminden ihsan ederse, andolsun, zekâtını vereceğiz!
Muhakkak, Salihlerden olacağız!'
Allah, kendilerine fazlı ve inayetinden verince de,
Onunla cimrilik edip arka çevirdiler. Onlar öyle dönektirler."
"Nihayet, Allah'a karşı vaat ettiklerini tutmadıkları, yalan söylemekte oldukları için,
O da (bu fiillerinin) akıbetini kalplerinde,
Kendisinin huzuruna çıkarılacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı." (Tevbe: 75-77)

Salebe'nin akrabalarından olup
Resulullah’ın yanında bulunan bir zat, bunu işitince,
Salebe'nin yanına vardı ve:
"Yazıklar olsun sana ey Salebe! Allah senin hakkında şöyle şöyle ayetler indirdi!" dedi.

Salebe, hemen kalkıp Peygamberimize geldi.
Zekâtını kabul buyurmasını istedi.

Peygamber (sav): "Allah senin zekâtını kabul etmekten beni men etti!" buyurdu.
Salebe başına toprak saçınca,
Resulullah (sav):
"Bunu sen kendin yaptın.
Ben sana emretmiştim, beni dinlemedin!" buyurdu,
Onun zekâtını almaya yanaşmadı, vefatına kadar da ondan hiçbir şey kabul etmedi.

Hz. Ebu Bekir halife olunca, Salebe onun yanına geldi:
"Sen benim Resulullah Aleyhisselamın yanındaki mevkiimi,
Ensar içindeki yerimi biliyorsun, zekâtımı kabul et!" dedi.
Hz. Ebu Bekir: "Resulullah Aleyhisselamın kabul etmediğini ben kabul edeceğim ha!" dedi ve
vefatına kadar onun zekâtını kabul etmedi.

Hz. Ömer, halife olunca, Salebe ona geldi ve:
"Ey mü'minler emîri! Zekâtımı kabul et!" dedi.
Hz. Ömer:
"Resûlullah (sav) senin zekâtını kabul etmemiş,
Ebu Bekir de etmemiş! Ben kabul edeceğim ha! Ben senin zekâtını kabul edemem!" dedi ve
vefatına kadar da, onun zekâtını kabul etmedi.

Hz. Osman halife olunca, Salebe onun yanına geldi ve zekâtını kabul etmesini istedi.
Hz. Osman: "Resulullah (sav) da,
Ebu Bekir'in de, Ömer'in de kabul etmedikleri zekâtı,
ben de senden kabul edemem!" dedi ve kabul etmedi.
Salebe, Hz. Osman'ın halifeliği devrinde ölüp gitti.

Peygamberimiz (sav):"Münafığın alâmetleri üçtür.
Söz söylerken, yalan söyler,  Vaat ettiği zaman, sözünde durmaz,
Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman, hıyanet eder!" buyurmuşlardır

Şimdi Salebenin durumunu tekrar tekrar gözden geçirip,
kendi nefsimizi muhasebe etmeliyiz.
Ya Allah’ın  kendi lütfundan verdiği servetimizin
Zekatını yine Allah rızası için verip dünyamızı ve ahiretimizi mamur ederiz.
Yada zekatımızı vermeyerek (yada eksik vererek)
Dünyanın sosyal dengesini bozduğumuz gibi
Allah’ın azabına layık oluruz.

Tercih sizin..! Allah Cümlemizi
Salebenin akıbetinden muhafaza eylesin..! 

Zekâtlarını hakkıyla vermeyenleri ahirette bekleyen
Korkunç akıbet hakkında ihtar mahiyetindeki
Şu ayeti kerimeyi de aktararak yazımızı bitirelim;

"Altını ve gümüşü biriktirip de onları
Allah yolunda harcamayanlar için acıklı bir azabı müjdele.
O gün (bu altın ve gümüşler)
cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları,
Böğürleri, sırtları dağlanacak ve (o esnada)
İşte nefisleriniz için toplayıp, sakladıklarınız; artık saklayıp
İstifçilik ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın! (denilecek)" (et-Tevbe 9/34-35).

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Yaşlı Çoban ve Elma Ağacı

Çarşamba, Eylül 2, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR



Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için
yaylaya çıktığında

Tepeye yakın bir Elma ağacının altında dinlenir ve
Eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:
"Hadi bakalım evladım, derdi.
Bu ihtiyarın Elmasını ver artık".
Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan.
Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak
Onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte
Ekmeğine katık ettikten sonra,
Babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.
Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce
Diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe
Bir güğüme doldurduğu abdest suyundan
Geriye kalanı kullanırdı.
Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve
Kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı.
Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından
Şöyle bir uzandı mı en güzel Elmayı şıp diye koparırdı.
Fakat aradan geçen bunca yıl içinde
Beli bükülüp boyu kısalmış,
Ağaç ise bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti.
Ama boyu ne olursa olsun,
ağaç yine de yavrusu değil miydi?
Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :

"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi.

" Ve bir elma düşerdi hiç Nazlanmadan,
Yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.
Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu
Hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın
Veli bir zât olduğunu söylerlerdi.
Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip
Namazını kıldığı bir gün,

Yine Elmasını istedi.

Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense

Birşey düşmemişti.

Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini.
Beklediği şey bir türlü gelmiyordu.
Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran
Beyaz sakalını ıslatırken,
Ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.
Yavrusu, Meyve verdiği günden bu yana

İlk defa reddediyordu onu.
İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş,
Güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu.
Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde,

Aşağıdaki Caminin her zamankinde daha
Nurlu Minarelerinden Yankılanan

Ezan sesiyle irkildi birden.
Yeniden doğmuştu sanki çoban.
Birşey hatırlamıştı.

Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve
Ona şefkatle sarılırken :
"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.
"Benim güzel evladım,

Mis kokulum.
Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce
Neden söylemedin, bu günün

Ramazan'ın ilk günü olduğunu………….

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Hayat Rehberi Düsturu...

Pazartesi, Ağustos 3, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR

HAYAT REHBERİ

Emanete            İhanet etmeyin...
Hâlinizden         Şikâyet etmeyin

Büyüğünüze      Emretmeyin…

Boş şeylerde     Israr etmeyin...

Cahillerle           Sohbet etmeyin…

Nefesinizi          Boşa tüketmeyin…

İnsanları            Bekletmeyin…

Etrafınızı            Kirletmeyin…

Hayatınızı          Mahvetmeyin…

Kimseye            Minnet etmeyin.

İnsanları            Yüzüne karşı methetmeyin…

Kimseye            Küfretmeyin...

Kötülüğe           Meyil etmeyin…

Malınızı              Boşa sarf etmeyin…

Sırrınızı              Açık etmeyin…

Her                     Şeyi merak etmeyin…

Suçunuzu          İnkâr etmeyin…

Şerefinizi           Kaybetmeyin…

Vatanınızı          Terk etmeyin…

@ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @ @

İyiliğe                 Niyet edin…
Büyüklere          Hürmet edin...

Sıkıntıya             Sabredin…

Aza                     Kanaat edin…

Sözünüzde        Sebat edin…

Bildiğinizle        Amel edin…

Hatanızı              Kabul edin…

Yaramaz ise       Def edin...

Varken                Tasarruf edin…

Âlimlerle             Sohbet edin...

Nefsinizle            İnat edin…

Sofranıza             Davet edin…

Zararlıysa            Men edin…

Seviyorsanız       İfade edin…

Kalpleri                Fethedin...

Misafire               İkram edin...

Muhtaca              Yardım edin...

Bilseniz de          İstişare edin…

Tehlikeye            Dikkat edin…

Hakkı                  Teslim edin...

Unutacaksanız   Kaydedin…

Esirgemeyin       Lütfedin...

Gariplere             Merhamet edin…

Kazanmaya        Gayret edin…

Çalışanı              Takdir edin…

Başarıyı              Tebrik edin…

Mazereti              Kabul edin…

Her an                 Tevekkül edin…

Hastaları             Ziyaret edin…

Çocuğunuzu       Terbiye edin…

Herkese             Tebessüm edin...

Güvenseniz de   Kontrol edin…

İnanmayana       İspat edin…

Fakirleri             Gözetin…

Hayır,                İçin sarf edin

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

Hiç Bir Şey İçin BENİMDİR deme..

Çarşamba, Temmuz 29, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR


Hz. Peygamber (s.a.v) bir gün Sahabilerine:

Malı,  
Ailesi ve 
 
Amelleriyle
Üç kardeşli adamın meselesi
Diyerek Bir KISSA Anlatır

Bunun üzerine Abdullah bin Kürz adlı sahabi kalkarak:

"Ey Allah'ın Resûlü!
İzin verirseniz bu anlattıklarınızı şiirleştireyim" dedi.
Hz. Peygamber de: "İzin veriyorum" buyurdular.
Abdullah bin Kürz o geceyi evinde geçirerek ertesi gün  

Hz. Peygamber'in huzuruna çıktı.
Sahabiler de oraya topladılar.
Abdullah şu şiiri okudu:
"Ben, AİLESİ, MALI ve Elleriyle yaptığı AMELLER olmak üzere
Üç kardeşi olan ve öleceği sırada onları çağırarak
Kendilerine şöyle diyen kişi gibiyim:
"Bugün başıma gelen şu çetin günde bana yardımcı olunuz.
Bu gün çok uzun ve korkunç bir ayrılığın başlangıcıdır.

"Ben, hayatta olduğun sürece sana itaat eder ve
Her dediğini yaparım.
Bu konuda bana ne gibi bir yardımda bulunabilirsiniz?"
Bunun üzerine kardeşlerden biri şöyle dedi

Ayrılık vakti geldiğinde senin için hiç bir şey yapamam.
Eğer benden bir şey isteyeceksen şimdi istemelisin.
Çünkü seninle birlikte gelecek olsam
Birçok tehlikelere atılmış olurum.
Eğer gidecek olursan sakın beni arkanda bırakma.
Ölmeden önce beni, halini ıslah etmek için harcamalısın.

İkinci kardeşse şunları söyledi:
Ben seni cidden sever ve
fazilet bakımından
Diğerlerinden üstün tutarım.
Senin için yorulur ve sana nasihat ederim.
Ancak ölüm geldiğinde senin için ona karşı koyamam;
Bu konuda elimden ağlamaktan başka bir şey gelmez.
Evet, vefat ettiğinde hıçkıra hıçkıra ağlar,
Soran olduğunda seni överim.
Cenazene katılıp diğerleriyle birlikte seni
Son ikametgâhına kadar taşırım.
Oraya yerleştiğinde evime geri dönerek sanki hiç bir şey Olmamışçasına ve seninle aramızda dostluk ve
Kardeşlik yokmuşçasına işimin başına geçerim."

İşte bu kardeş o kişinin
AİLESİDİR, birincisi ise onun MALI İDİ.

Bu ikisinin ölen kişiye en ufak bir faydaları dokunmadı.
Sıra üçüncü kardeşe geldiğinde 
O şunları söyledi:
"Ben senin için gerçek bir kardeşimdir.
Korkunç ve tehlikeli anlarında benim gibi bir
Dost ve
kardeş bulamazsın.
Kabrinde seni yalnız bırakmam ve her türlü
Tehlikeye karşı savunurum.
Kıyamet gününde hesaplar görülürken hasenatını artırmak için Terazinin kefesine otururum.
Bunun için de sakın beni unutma ve kıymetimi bil.
Çünkü ben senin için daima şefkatli ve seni hiç bir zaman
Mahcup etmeyecek bir nasihatçiyim."

İşte bu kardeş de insanın kendisi için önden gönderdiği
SALİH AMELLER,iridir
İnsan yaptığı iyilikleri ahirette bulacaktır."
Bu şiiri dinleyen
Hz. Peygamber ve onunla birlikte, orada bulunan
Sahabiler ağladılar.
Daha sonraları Müslümanlar
Abdullah'ı yanlarına çağırtıp ona
Bu şiiri okutarak ağlarlardı. [Hayatü's-Sahabe

Hiç bir şey için
"benimdir" deme
Sadece de ki " yanımdadır ";
Çünkü ne altın,
ne toprak,
ne sevgili,
ne hayat,
ne ölüm,
ne huzur,
ne de keder
daima seninle kalmaz...

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Kuyudaki Eşek İnsana Ders Veriyor

Pazartesi, Temmuz 6, 2009 • Kategori: IBRET ALINACAKLAR




Günlerden bir gün,
Köylerden birinde, adamın birinin Eşeği,
Kuyunun İçine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın.
Eşek bu.
Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı,
Belki üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı,
üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen
Eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye Eşeği yuttu kuyu.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı Eşeği kuyunun dibinde Melül mahzun bakınıyor.
Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini
Eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve
sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzı açık kalakaldı.
Kıssadan hisse; insan çevresi bazen
insanı hayat kuyusunda boğmaya çalışabilir.
Bunlarla baş etmenin tek yolu,
yakınıp sızlanmak değil,
düşünüp silkinmek ve kurtulmak,
aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile!

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »


Get your own Chat Box! Go Large!
Boomp3.com

Menü

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım



Dareyn Dergisi



Site tasarım

Tüm hakları 2007 - 2008 Mnelam © ’a aittir.
Kaynak gösterilerek
alıntı yapılabilir.
Her şeyden önce
KUL HAKKI vardır.


Sayaç