‘Gerçek dost’ konusunda isabetli seçimlerimizin yanında kaygılarımız hayal kırıklıklarımız da olmuştur muhakkak. “iyi bir dost ya seyahatte ya da alış verişte belli olur” denmiştir. Dost sandığımız kişilerle bu ve benzeri herhangi bir diyalogumuz olmamışsa ve biz de“dost” diye sarılmışsak; Böylesi bir olay yaşarken şahit olduğumuzolumsuz olan şeyler bizleri hayal kırıklığına uğratır. Bencillik ve enaniyetten sıyrılmamış, paylaşımcı ve fedakâr olmayan bir ilişkinin adını “dost” olarak kurmamız elbette yanıltıcı olur. Açıkçası herhangi bir test ve deneme geçirmeden, herhangi bir tecrübe yaşamadan bunu anlamamız zor oluyor. Belki de duygusal yapımız gereği karşılaştığımız bir güler yüz, sıcak bir karşılama bizleri celbediyor ve hemen dost diye bağlanıveriyoruz. Dertleşmeler ve sır paylaşmaları derken belli bir aşamaya geliyor. Kişisel çıkar söz konusu olduğunda ortaya çıkan gerçek yüzler dünyamızı allak bullak ediyor Bu yüzden, insanlar birbirlerini denemeden, test etmeden (ki bu da süreç içerisinde olmalı), belli çıkar ya da acıları yaşamadan bu konuda hüküm vermemeli.
Aksi hayal kırıklığı olur ki, telafisi çok zaman alır.
Mevlana Hazretlerinin bir öğrencisi ile yaşadığı şu olay
bu konuyu tüm çıplaklığı ile anlatmaktadır: Mevlana ve bir öğrencisi,
dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar,
yolda birlikte yürüyorlardı.
Biraz ileride yolun kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar,
birlikte uyumakta olduklarını gördüler.
Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi: “Efendim şu manzaraya bakın” dedi. “Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?” Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve
kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona,
unutamayacağı bir ders verdi: “Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de,
bak o zaman gör dostluklarını” dedi.
“Bir dostluk, kişisel çıkar karşısında unutulmayacak denli sağlamsa,
ancak o durumda bir değer ifade eder ve ancak o zaman onun adına
Hazret-i Fâtımaloğusadır veiştahsız olmuştu. Hazret-i Ali (r.a) hane-i saadetlerine teşrif ettiğinde Hanımının bu halini görür ve “Yâ Fâtıma ! Dünya tatlılarından gönlün ne istiyor?” diye sordu. Hazret-i Fâtıma “Yâ Ali nar istiyorum” buyurdu. Hz. Ali (r.a) yanında da hiç para yoktu. Uzun uzun düşündü. Sonra kalkıp çarşıya gitti. Bir miktarborç para aldı ve onunla bir NAR satın aldı. Eve giderken yol kenarına bırakılmış bir miskin ihtiyar hasta gördü.
Hz. Ali (r.a) o ihtiyara yaklaşıp:
“Gönlün ne istiyor?” diye sual buyurdu.
O da “Yâ Ali beş gündür buradayım aç susuz. İnsanlar geçip giderler. Kimse bana iltifat sual etmez.
Benim canım NAR istiyor.” dedi. Hz. Ali (r.a) düşündü. “Eğer bu elimdeki NARı ihtiyara verirsem Fâtıma Narsız kalacak Eğer buna vermezsem Cenâb’ı Hakk’ın: ‘Ve dilenciye gelince (onu) azarlama’ (Duha 93.10) âyetini hatırladı ve NAR ı ihtiyara verdi.
İhtiyar sevindi şifa buldu.
Hz. Ali (r.a) Hz. Fâtıma’dan haya ederek hane-i saadetine geldi. Hz. Fâtıma Hz. Ali (r.a) görünce onu ayakta karşıladı.
Narın hadisesini öğrenince.“Ya Ali! Sen üzülme. ALLAH-ü Teâlâ’nın izzet ve celaline yemin ederim ki, Sen o ihtiyara o Narı verdiğinde gönlümde, Nara karşı olan iştiha gitti.” dedi. Hz. Ali (ra) onun bu sözleri ile ferahladı.
O anda kapı çalındı “Kimsin?” diye sual buyurduklarında: “Aç kapıyı ben Selman-ı Farisiyim” diye ses geldi. Hz. Ali (r.a) kalkıp kapıyı açtı ve Selman (r.a) içeri girdi. Elinde üzeri mendille örtülü bir tabak vardı. O tabağı Hz. Ali’(r.a) önüne koydu. Hz. Ali (r.a):
—Bunu kim gönderdi? Dedi. Hz. Selman: —Bunu ALLAH Teâlâ Hazretleri Resûllah’a (s.a.v) gönderdi. O da size gönderdi buyurdu. Hz. Ali(r.a) tabağın örtüsünü açtı. Baktı ki, tabakta dokuz tane Nar var. buyurdular ki:
Yâ Selman! Bu getirdiğin bana olsa on olurdu. Çünkü Hakk Teâlâ: “Kim bir iyilik ile gelirse onun için on misli vardır” (En’am 6, 160) buyuruyor. Bu ise ona uymuyor. Buyurdular. Selman (r.a) tebessüm ederek, sakladığı bir Narı da çıkarıp tabağa koydu. Ve: “Yâ Ali! ALLAH’cc yemin ederim ki bu Narlar on idi.Fakat ben seni tecrübe için bir tanesini saklamıştım” buyurdu.
NOT…
Narın bilinen faydalarından bazıları: Tansiyonumuzu olumlu bir şekilde düzenler Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır Enerji verir, yorgunluğu giderir İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar İshali (diare) önler tedavide destek sağlar Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır
Bursa'da zamanında Müslüman bir zat bir çeşme yaptırmış. Eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir Kitabe eklemiş,
"Her kula helâl, müslümana haram"...
Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...
Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikâyete, Yaka paça yakalanmış adam huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir, Dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette, Sen kalk hayrattır, Sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslümana yasakla...
Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin? diye çıkışmışlar adama...
Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır der... Kadı kızar: "Ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın katlin vaciptir!" der. Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam Bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karışır yine ortalık. Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür...
Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır : "De bakalım ne diyeceksen, bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, Hem de her kula helâl, bir tek müslümana haram yazarsın..."
- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister - Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin? - O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım - Eeee
- Sultanım her hangi bir Havradan (sinagog´dan) bir rastgele Haham ı izahsız yaka paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak..
Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler, "Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur,gerekirse kefalet ödeyelim..." Efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,
Bir hafta dolunca: Sultan´ım artık bırakmak zamanıdır demiş adam, Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultana teşekkürler, hediyeler, az zaman geçmiş ki Adam aynı işi herhangi bir Kiliseden bir Papaz için yaptırınız Sultanım demiş.
Aynı işlemle, aynı usulle bir Papaz tutuklanmış , Yaka paça alınmmış pazar ayininden, aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.
Sultan: "Bitti mi?" demiş adama. - "Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş. - Şimde nedir isteğin? - Efendim başkentimiz Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, İtimad edilen Alimini alınız Mimberinden,dedikleri gibi olmuş,
Ulucamiinin imamını, Cuma hutbesinin ortasında almışlar... Yaka paça götürmüşler... Ve ne olmuş bilin bakalım ?
Bir Allah'ın kulu, tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor, Siz ne yapıyorsunuz hiç olmasa Vaazı bitene kadar bekleyeydiniz, dememiş. Peşinden giden olmamış, arayan soran olmamış...
Geçmiş bir hafta, nerde İmam diye gelen giden olmamış... Aptal ve cahil bir İmam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı Halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu,
O geçen hafta derbest edilen koca Alim için;
-Bizde onu adam, hoca bellemiştik, - Kimbilir ne haltlar etti de tutuklandı... - Vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar... - Sorma sorma...
Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, Padişah; - eee ne oalcak şimdi adam - Bırakma zamanıdır, bide özür dileyip Helallik almak lazımdır Hocadan
- "Haklısın" demiş Padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve Adama dönmüş, adam başı önünde; - Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, Böylesi müslümanlara
Ebu Salebe ________________________________________ İslam tarihinde “Malının Zekâtını Vermekten Kaçınan Salebe'nin Akıbeti “ Diye geçen olayı sizlerle paylaşmak istedim.
Salebenin akıbeti; Medineli Müslümanlardan Salebe İbni Hâtip Peygamber'imize " Ya Rasûlallah, Allah'a duâ et de bana mal versin" dedi. Peygamber'imiz onun bu arzusunu "Yâ Salebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan daha iyidir." diye karşılık verdi. Salabe yine de "Ya Rasûlallah , Allah'a dua et de bana mal versin" diye ısrar etti.
Peygamberimiz ona "Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin? Allah'ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı." diye cevap buyurdu. “
"Sen Allah'ın Peygamberi gibi davranışlı olmaya razı değil misin? Ben sana en güzel örnek değil miyim? Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; Dağların altın ve gümüş olarak benimle birikte yürümüş olmalarını istemiş olsaydım, Muhakkak yürürlerdi!" buyurdu.
Salebe: "Ya Resulullah! Sen, bana mal vermesi için, Allah'a dua et! Seni hak ile peygamber gönderen Allah'a andolsun ki; sen bana dua edecek olursan, Allah da bana mal verecek olursa. Her hak sahibine hakkını vereceğim!" dedi. Bunun üzerine, Peygamberimiz (sav):
"Ey Allah'ım! Salebeye mal ver!" diyerek dua etti. Salebe bir koyun edindi. Koyun bereketlendi. koyunlar böcek gibi üredi. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler Cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salabe başka bir yere taşınmak ihtiyacını duydu ve Mescidden cikmadigi icin Cami Kuşu adi verilen Salebe, artik Cumalara dahi gelemiyor Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salabe de Cuma günleri kervanların yoluna çıkarak Medine'de olup bitenleri öğrenir oldu.
Yüce Allah cc "Onların mallarından bir sadaka (zekât) al ki, bununla kendilerini (günahlarından) temizlemiş, bununla onların ( mallarını, hasenelerini) bereketlendirmiş olasın!" mealindeki âyeti indirdi.
Bu siralarda zekat ayeti geldi. Efendimiz (s.a.v) servet sahiplerine memurlar gonderdi. Zekatlarini toplayip hazineye getirecekler, oradan da ihtiyac sahibi fakirlere dagitilacakti. Salebe’ye ve Süleym oğullarından da filan zata uğrayınız Salebeyi çölde sürüsünün peşinde bulan zekat memurlari, Gelen ayetin emri geregi olarak zenginlerin malinin Kirkta birini zekat olarak toplayip goturmeye geldiklerini anlattilar...
Salebe, vaktiyle verdigi sözu unutmus gibi konustu:
- Mal benim, Çöllerde bu sicaklarda surunerek dolasip kazanan benim. Size ne oluyor ki benden harac ister gibi koyunlarimin kirkta birini istiyorsunuz? Bu sizin yaptiginiz dupeduz harac istemektir!
Hele siz şimdi gidin! İşinizi bitirdikten sonra yanıma dönün!" dedi. Tahsildarlar, Salebe'nin yanından ayrılıp, Sülemî'nin yanına vardılar. Sülemî, sadaka ve zekât hakkındaki yazıyı dinledikten sonra, Develerinin en iyisine baktı ve onu sadaka ve Zekât olarak ayırıp teslim etmek üzere tahsildarları karşıladı.
Tahsildarlar Zekât için ayrılan deveyi gördükleri zaman: "Senin bunu vermen gerekmez! Biz bunu senden almayı istemiyoruz!" dediler. Sülemî: "Hayır! Alınız bunu..! Ben bunu gönül hoşluğuyla (gönlümden koparak) veriyorum. O da benimdir. (Allah'ın emriyle verildiği için, benim demektir)," dedi. Bunun üzerine, tahsildarlar Sülemî'nin ayırdığı zekât ve sadakasını aldılar. Zekât toplama işini bitirince, dönüp
Salebe'ye tekrar uğradılar. Salebe yine zekâtını vermek istemedi. Tahsildarlar, Salebe'nin yanından ayrılıp,
Peygamberimizin yanına geldiler. O onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan "Vâh Salebe’ye! Vâh Salebe'ye!" "Yazıklar olsun Salebe'ye" dedi. ve Suleymi 'içinse bereket duası yaptı.. Tahsildarlar da Peygamber'imize gerek Salebe'nin ve gerekse Suleyni'nin nasıl davrandığını anlattılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği ayetlerde meal olarak şöyle buyurdu: "İçlerinden kimi de, Allah'a şöyle ahdetmişti: 'Bize lütuf ve kereminden ihsan ederse, andolsun, zekâtını vereceğiz! Muhakkak, Salihlerden olacağız!' Allah, kendilerine fazlı ve inayetinden verince de, Onunla cimrilik edip arka çevirdiler. Onlar öyle dönektirler." "Nihayet, Allah'a karşı vaat ettiklerini tutmadıkları, yalan söylemekte oldukları için, O da (bu fiillerinin) akıbetini kalplerinde, Kendisinin huzuruna çıkarılacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı." (Tevbe: 75-77)
Salebe'nin akrabalarından olup Resulullah’ın yanında bulunan bir zat, bunu işitince, Salebe'nin yanına vardı ve: "Yazıklar olsun sana ey Salebe! Allah senin hakkında şöyle şöyle ayetler indirdi!" dedi.
Salebe, hemen kalkıp Peygamberimize geldi. Zekâtını kabul buyurmasını istedi.
Peygamber (sav): "Allah senin zekâtını kabul etmekten beni men etti!" buyurdu. Salebe başına toprak saçınca, Resulullah (sav): "Bunu sen kendin yaptın. Ben sana emretmiştim, beni dinlemedin!" buyurdu, Onun zekâtını almaya yanaşmadı, vefatına kadar da ondan hiçbir şey kabul etmedi.
Hz. Ebu Bekir halife olunca, Salebe onun yanına geldi: "Sen benim Resulullah Aleyhisselamın yanındaki mevkiimi, Ensar içindeki yerimi biliyorsun, zekâtımı kabul et!" dedi. Hz. Ebu Bekir: "Resulullah Aleyhisselamın kabul etmediğini ben kabul edeceğim ha!" dedi ve vefatına kadar onun zekâtını kabul etmedi.
Hz. Ömer, halife olunca, Salebe ona geldi ve: "Ey mü'minler emîri! Zekâtımı kabul et!" dedi. Hz. Ömer: "Resûlullah (sav) senin zekâtını kabul etmemiş, Ebu Bekir de etmemiş! Ben kabul edeceğim ha! Ben senin zekâtını kabul edemem!" dedi ve vefatına kadar da, onun zekâtını kabul etmedi.
Hz. Osman halife olunca, Salebe onun yanına geldi ve zekâtını kabul etmesini istedi. Hz. Osman: "Resulullah (sav) da, Ebu Bekir'in de, Ömer'in de kabul etmedikleri zekâtı, ben de senden kabul edemem!" dedi ve kabul etmedi. Salebe, Hz. Osman'ın halifeliği devrinde ölüp gitti.
Peygamberimiz (sav):"Münafığın alâmetleri üçtür. Söz söylerken, yalan söyler, Vaat ettiği zaman, sözünde durmaz, Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman, hıyanet eder!" buyurmuşlardır
Şimdi Salebenin durumunu tekrar tekrar gözden geçirip, kendi nefsimizi muhasebe etmeliyiz. Ya Allah’ın kendi lütfundan verdiği servetimizin Zekatını yine Allah rızası için verip dünyamızı ve ahiretimizi mamur ederiz. Yada zekatımızı vermeyerek (yada eksik vererek) Dünyanın sosyal dengesini bozduğumuz gibi Allah’ın azabına layık oluruz.
Tercih sizin..! Allah Cümlemizi Salebenin akıbetinden muhafaza eylesin..!
Zekâtlarını hakkıyla vermeyenleri ahirette bekleyen Korkunç akıbet hakkında ihtar mahiyetindeki Şu ayeti kerimeyi de aktararak yazımızı bitirelim;
"Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar için acıklı bir azabı müjdele. O gün (bu altın ve gümüşler) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, Böğürleri, sırtları dağlanacak ve (o esnada) İşte nefisleriniz için toplayıp, sakladıklarınız; artık saklayıp İstifçilik ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın! (denilecek)" (et-Tevbe 9/34-35).
Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında
Tepeye yakın bir Elma ağacının altında dinlenir ve Eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın Elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak Onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte Ekmeğine katık ettikten sonra, Babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu. Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce Diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe Bir güğüme doldurduğu abdest suyundan Geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve Kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından Şöyle bir uzandı mı en güzel Elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde Beli bükülüp boyu kısalmış, Ağaç ise bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi.
" Ve bir elma düşerdi hiç Nazlanmadan, Yıllar boyu hiçbir gün aksamadan. Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu Hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın Veli bir zât olduğunu söylerlerdi. Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip Namazını kıldığı bir gün,
Yine Elmasını istedi.
Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense
Birşey düşmemişti.
Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran Beyaz sakalını ıslatırken, Ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, Meyve verdiği günden bu yana
İlk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, Güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde,
Aşağıdaki Caminin her zamankinde daha Nurlu Minarelerinden Yankılanan
Ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.
Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve Ona şefkatle sarılırken : "Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak. "Benim güzel evladım,
Mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce Neden söylemedin, bu günün
Malı, Ailesi ve Amelleriyle Üç kardeşli adamın meselesi Diyerek Bir KISSA Anlatır
Bunun üzerine Abdullah bin Kürz adlı sahabi kalkarak:
"Ey Allah'ın Resûlü! İzin verirseniz bu anlattıklarınızı şiirleştireyim" dedi. Hz. Peygamber de: "İzin veriyorum" buyurdular. Abdullah bin Kürz o geceyi evinde geçirerek ertesi gün
Hz. Peygamber'in huzuruna çıktı. Sahabiler de oraya topladılar. Abdullah şu şiiri okudu: "Ben, AİLESİ, MALI ve Elleriyle yaptığı AMELLER olmak üzere Üç kardeşi olan ve öleceği sırada onları çağırarak Kendilerine şöyle diyen kişi gibiyim: "Bugün başıma gelen şu çetin günde bana yardımcı olunuz. Bu gün çok uzun ve korkunç bir ayrılığın başlangıcıdır.
"Ben, hayatta olduğun sürece sana itaat eder ve Her dediğini yaparım. Bu konuda bana ne gibi bir yardımda bulunabilirsiniz?" Bunun üzerine kardeşlerden biri şöyle dedi
Ayrılık vakti geldiğinde senin için hiç bir şey yapamam. Eğer benden bir şey isteyeceksen şimdi istemelisin. Çünkü seninle birlikte gelecek olsam Birçok tehlikelere atılmış olurum. Eğer gidecek olursan sakın beni arkanda bırakma. Ölmeden önce beni, halini ıslah etmek için harcamalısın.
İkinci kardeşse şunları söyledi: Ben seni cidden sever ve fazilet bakımından Diğerlerinden üstün tutarım. Senin için yorulur ve sana nasihat ederim. Ancak ölüm geldiğinde senin için ona karşı koyamam; Bu konuda elimden ağlamaktan başka bir şey gelmez. Evet, vefat ettiğinde hıçkıra hıçkıra ağlar, Soran olduğunda seni överim. Cenazene katılıp diğerleriyle birlikte seni Son ikametgâhına kadar taşırım. Oraya yerleştiğinde evime geri dönerek sanki hiç bir şey Olmamışçasına ve seninle aramızda dostluk ve Kardeşlik yokmuşçasına işimin başına geçerim."
İşte bu kardeş o kişinin AİLESİDİR, birincisi ise onun MALI İDİ.
Bu ikisinin ölen kişiye en ufak bir faydaları dokunmadı. Sıra üçüncü kardeşe geldiğinde O şunları söyledi: "Ben senin için gerçek bir kardeşimdir. Korkunç ve tehlikeli anlarında benim gibi bir Dost ve kardeş bulamazsın. Kabrinde seni yalnız bırakmam ve her türlü Tehlikeye karşı savunurum. Kıyamet gününde hesaplar görülürken hasenatını artırmak için Terazinin kefesine otururum. Bunun için de sakın beni unutma ve kıymetimi bil. Çünkü ben senin için daima şefkatli ve seni hiç bir zaman Mahcup etmeyecek bir nasihatçiyim."
İşte bu kardeş de insanın kendisi için önden gönderdiği SALİH AMELLER,iridir İnsan yaptığı iyilikleri ahirette bulacaktır." Bu şiiri dinleyen Hz. Peygamber ve onunla birlikte, orada bulunan Sahabiler ağladılar. Daha sonraları Müslümanlar Abdullah'ı yanlarına çağırtıp ona Bu şiiri okutarak ağlarlardı. [Hayatü's-Sahabe
Hiç bir şey için "benimdir" deme Sadece de ki " yanımdadır "; Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili, ne hayat, ne ölüm, ne huzur, ne de keder daima seninle kalmaz...
Günlerden bir gün, Köylerden birinde, adamın birinin Eşeği, Kuyunun İçine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, Belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen Eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye Eşeği yuttu kuyu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı Eşeği kuyunun dibinde Melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini Eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık kalakaldı. Kıssadan hisse; insan çevresi bazen insanı hayat kuyusunda boğmaya çalışabilir. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile!