Dağlara, uzaklara... Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle "yanına almak istenen üç şey" Falan yok. Bir kendisi.
KEŞKE.!............
Kendini bırakıp gidebilse İnsan.
Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, Öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız "kalk gidelim", Öbür yanımız "otur" diyor. "Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, Güvende olma duygusu... En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdigi rahatlık, Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz.
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup Kök salıyoruz.
Değil bu şehirden gitmek, İki sokak öteye taşınamıyorsun. "Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardir; Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım.
Ne saçma. Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba. Ben her bahar áşık olmam ama Her bahar gitmek isterim. İstemek de güzel. Çekip Gideyim diyorum, Kal ve Çek diyorlar.
‘Gerçek dost’ konusunda isabetli seçimlerimizin yanında kaygılarımız hayal kırıklıklarımız da olmuştur muhakkak. “iyi bir dost ya seyahatte ya da alış verişte belli olur” denmiştir. Dost sandığımız kişilerle bu ve benzeri herhangi bir diyalogumuz olmamışsa ve biz de“dost” diye sarılmışsak; Böylesi bir olay yaşarken şahit olduğumuzolumsuz olan şeyler bizleri hayal kırıklığına uğratır. Bencillik ve enaniyetten sıyrılmamış, paylaşımcı ve fedakâr olmayan bir ilişkinin adını “dost” olarak kurmamız elbette yanıltıcı olur. Açıkçası herhangi bir test ve deneme geçirmeden, herhangi bir tecrübe yaşamadan bunu anlamamız zor oluyor. Belki de duygusal yapımız gereği karşılaştığımız bir güler yüz, sıcak bir karşılama bizleri celbediyor ve hemen dost diye bağlanıveriyoruz. Dertleşmeler ve sır paylaşmaları derken belli bir aşamaya geliyor. Kişisel çıkar söz konusu olduğunda ortaya çıkan gerçek yüzler dünyamızı allak bullak ediyor Bu yüzden, insanlar birbirlerini denemeden, test etmeden (ki bu da süreç içerisinde olmalı), belli çıkar ya da acıları yaşamadan bu konuda hüküm vermemeli.
Aksi hayal kırıklığı olur ki, telafisi çok zaman alır.
Mevlana Hazretlerinin bir öğrencisi ile yaşadığı şu olay
bu konuyu tüm çıplaklığı ile anlatmaktadır: Mevlana ve bir öğrencisi,
dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar,
yolda birlikte yürüyorlardı.
Biraz ileride yolun kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar,
birlikte uyumakta olduklarını gördüler.
Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi: “Efendim şu manzaraya bakın” dedi. “Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?” Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve
kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona,
unutamayacağı bir ders verdi: “Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de,
bak o zaman gör dostluklarını” dedi.
“Bir dostluk, kişisel çıkar karşısında unutulmayacak denli sağlamsa,
ancak o durumda bir değer ifade eder ve ancak o zaman onun adına
Mısır Seferi’nden sonra Fethettiği beldede adâlet ve Otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli Kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve O andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; Fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz. Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra Bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, Sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Sultan, gece istirahatına çekildiğinde Yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, Bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ Heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve Kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır. Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle Biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ Y azılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve Ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; Sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ Yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, Kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam Sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; Hâlinden, duruşundan kadının Kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder:
‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran Kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, Kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve Ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der: ‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)buyurmuşlardı ki. “İki sevgiliyi birbirine bağlayan Evlilik gibi harika bir şey görülmemiştir.”(ibni Mace) “İnsan Evlendiği zaman İmanının yarısını mükemmeleştirir, Geri kalan yarısı Mükemmeleştirmek için de Allah’a karşi gelmekten korksun..”(Taberani)
Sevgili peygamberimiz (s.a.v) dinimizi muhafaza etmek ve Tamamlamak için Mü’minlere Evlenmelerine tavsiye ediyor.. Mutlu bir Yuva için birinci şart iyi Seçim, İkinci şart da iyi Geçimdir..
Bir baska hadis-i şerif göre ,mutlu evliliğin temel şartı , Eşlerin dindar olmasıdır..her iki eş de Dindar olduğu zaman, Rabbimiz, Kur’ân’da Eşleri birbirlerinin Elbisesiolarak tarif ediyor
"Onlar (kadınlar) sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz...''(Bakara, 187)
Bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin Eşleri elbiseler diye tarif etmesi, Hiç şüphesiz, sonsuz manalar içeriyor olmalı. “Elbise”nin anlamı ve çağrıştırdıkları üzerinden Eşimizi anlamaya çalışabilir miyiz? Başkalarına elbisenizle görünürsünüz. Elbisenizin temizliği, sağlamlığı, rengi ve şıklığı Dışarıya verdiğiniz mesajdır. Elbisenizin güzelliği ile kendinizi önemsediğinizi ve Önemli olduğunuzu ifade edersiniz.
Kirli, pejmürde, dağınık, sökük, yırtık bir Elbise kendinize değer vermediğinizanlamına gelir. Şu halde, “Elbisemden bana ne?” deme hakkınız yoktur. Kendinizi elbisenizle tanıtırsınız; O kimliğiniz olur, kişiliğinizi ortaya koyar.
Elbisenizde olabilecek her türlü kusur, size mal edilir. Kişiliğinizden kaybettir. Eşiniz de sizin başkalarına göründüğünüz kimliğinizdir. Onu yıpratırsanız, Bakımını ihmal ederseniz Perişan hale getirirseniz, Önce kendinize zarar vermiş olursunuz.
Kişiliğini kaybeden, Özgüvenini yitiren, Değer verilmeyen bir eş, Sizin kendinizi böyle bir Eşle yaşamaya mahkûm ettiğinizin göstergesidir. Bu da sadece eşinizi değil, kendinizi de Önemsemediğiniz anlamına gelir. Elbiseniz ayıplarınızı örter. Çıplak gezmek kadar utandırıcı bir şey yoktur herhalde…
Şükür ki Elbise sizi hem güzelleştirir Hem de bedeninizin saklamanız gereken kısımlarını örter. Bir bakıma sırdaşınızdır elbiseniz; En gizli saklı yerinize dokunur ama başkasına göstermez. İç yüzü çıplaklığınızı görür ama dış yüzünde Bunu kimseye belli etmez. Hiç ummadığınız bir zamanda sökülüveren Yahut içindekini gösteren bir elbise Ayıplarınızı sergiler, sizi mahcup eder.
Eşler de birbirlerinin kusurlarını örtmek için vardır. Eşlerin kusur ve ayıpları, hata ve zaafları birbirine açıktır Eşiniz, sizin hakkınızda başka kimsenin bilmediklerini bilir, Sizde başka kimsenin görmediklerini görür. Elbette, bir “elbise” yahut “örtü” olarak, Bu ayıpları ayıplamak için değil, Örtmek, Saklamak, Ortadan kaldırmak İçin yanınızdadır.
Eşinizin hata ve kusurlarını küçültüp saklamak yerine, Daha da büyütüp ortaya çıkarmaya çalışıyorsanız, Siz “Elbise” değilsiniz. (!!!)
Bu yüzden eşinizi kimseyle kıyaslamayın; Çünkü başkalarını sadece elbiseleri üzerinden görürsünüz; Başkalarının elbiselerinin bildiğini bilemezsiniz Elbiseye siz değer katarsınız. İçine bir insan girdiğinde değer kazanır elbiseler. Hiçbir elbise paketinde kalsın diye dikilmez. Onu değerli kılan, bir insan bedenine uygun olması, Bir insan tarafından giyilebilir olmasıdır. Bir başka deyişle, insan elbiseyi giyindiğinde, Elbise de insanı giyinir. İçinde insan olan bir elbise adeta konuşur, işitir, görür, düşünür. Kendisinde kişilik olmayan bir insanı Çok güzel bir elbise kişilik sahibi etmez. Elbise üzerinden sarkar, her haliyle o insana fazla geldiğini söyler. Çoğunlukla “iyi” ve “ideal” bir eş ararız. Bu arayış kendimizin bu “iyi” ya da “ideal” eşe, “iyi” ya da “ideal” Bir eş olup olamayacağımız detayını gözden kaçırtır.
İyi bir elbiseyi giyinince, adam olunmayacağı gibi, İyi bir eş bulununca da, İyi bir evlilik garantisi yoktur.
Öncelikle bu “iyi” eşe “iyi” eş olmanız gerekir. Sonra da iki “iyi” eş olarak “iyi” bir ilişkiyi sürdürmenin ve Geliştirmenin yollarını aramanız gerekir. Eşler birbirlerinin elbisesidir; yani birbirlerini giyinirler. Aralarındaki uyum onların ilişkilerinin şıklığı için vazgeçilmezdir.
Eşiniz de elbiseniz olduğuna göre… Sadece onu giyinmekle değer kazanacağınızı düşünmeyin. Elbiseye sizin de katacağınız bir şeyler vardır. Ona göre yürümesini, ona göre durmasını, Ona göre davranmasını bilmeniz gerekir.
Elbise sizi korur. Elbisenin örtme fonksiyonuna ek olarak Koruma fonksiyonu da vardır.
Elbise soğuktan, aşırı sıcaktan, kir ve tozdan vs. korur. Canınızı ve teninizi tehdit eden şeyler karşısında, Elbisenize daha sıkı bürünmeniz gerekir. Aksini yapıp böylesi tehditlerden elbisenizi sorumlu tutmanız Haksızlık ve akılsızlık olur. Hayatımız pürüzsüz ve sorunsuz değildir; Eşler arasında soğukluğa sebep olabilecek sayısız sorun çıkar. Çünkü hayatı olduğu gibi, olumsuzlukları da içinde olacak şekilde Paylaşmaya söz verdiniz. Bu durumda, eşinize olan sevginizin ve bağlılığınızın Sorunlar ortaya çıkınca yitirilmesi değil, artması gerekir. Sorunlara karşı birbirinizi desteklemek üzere bir aradasınız. Çıkan her sorunun çözümü olarak boşanmayı düşünmek, Dahası sorunlara evliliğin yol açtığını düşünmek, Üşüyorum diye elbiseyi üzerinizden atmaya benzer. En çok o zamanlarda lazımdır size elbiseniz; yani eşiniz. Birbirinize sıkıca sarılmadığınız sürece gelen İlk rüzgâr elbisenizi üzerinizden sıyırıverir; Eşinizle uzaklara düşersiniz
GELDİĞİN ZAMAN BOŞLUK DOLDURAN DEĞİL GİTTİĞİN ZAMAN YERİ DOLDURULAMAYAN OL
Bir erkek gidince bir evden;
Bir dede, bir baba, bir oğul, bir ağabey, bir dayı, bir amca, bir yeğen, bir torun, bir delikanlı, bir sevgili, bir yiğit, bir savaşçı, bir barışsever, göklerden bir kartal, ormandan bir aslan, bir günün aydınlık kısmı, beynin yarısı, mevsimlerden yaz olanı, kolun iş göreni, ayağın adım atanı kesilir. Kısacası; Bir erkek gidince yatağın yarısı buz kesilir..
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
KADINLAR gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar. Onlar bir gün çekip gittiklerinde, Peşlerinde 'yetim-öksüz' kalan çok olur:
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, Özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler... Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar. Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. Sık sık boynunu büker 'sarıkız'. O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, Değerini kimse anlayamaz krom hac tasının. Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz. Bir kadın gittiğinde... Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; Bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci... Bir anne gider... Bir dost... Bir arkadaş... Bir sevgili... Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; Övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır. Kapı eşiğindeki 'Dikkat et...' duyulmaz, Annesi gitmiştir 'geç kalma'nın. Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler. Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok 'yetim' bırakmıştır arkasında.
Yaşamak değil Bizi bu telaş öldürecek, Bırakın Sahilde ılık rüzgarlarla Taratmayı saçlarımızı, Sevgilimizle doyasıya sohbet bile edemedik biz,
Gözümüz saatte söyleştik hep, Koşuşur gibi seviştik, Yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişilecek bir yerler vardı, Aranacak adamlar, yapılacak işler, Bir sonraki günün telaşı, Bir öncekinin terine bulaştı, Başkalarının hayatı bizimkini aştı,
Kör karanlıkta çalar saat sesi, Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu, Veya Yavuklu öpücüğü ile uyanma düşlerini, Hababam erteledik, 20 li yaşlardan 30 lara kurduk Saatin alarmını. 30 lardan 40 lara, sonra 50 lere
Öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, Kuşlukta uyuma imkanı sunduğunda size, Artık uyku girmez oluyor Gözlerinize, Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek İmkanına kavuştuğunuzda, Söyleşecek Sevişecek kimse kalmıyor yanınızda Özenle yarına sakladığınız Bir sarı lira gibi ömrünüz,
Vakti gelip te sandıktan çıkarttığınızda, Birde bakıyorsunuz ki Tedavülden kalkmış, , , ,
Birisi bize "Angut" dese bozulur belki kavga ederiz. Ama angut'un hikayesi ise çok duygusal.
Angut kuşları, eşi öldükten sonra başka bir kuş ile çiftleşmeden Hayatının sonuna kadar yas tutuyor. Angut, ördekgillerden, tüyleri kiremit renginde evcilleştirilebilen bir yaban kuşu.
Angut sözcüğüyle adlandırılan bu kuş türü, Adeta eşe Sadakatin de simgesi.
Türkçede mecazi olarak Herkesin haksız bir şekilde kullandığı bir ifadedir ''Kaba saba, ahmak'' anlamında da kullanılan Biri laftan anlamayınca, boş boş bakınca ya da Aptallık edince hemen 'Angut musun?' der günümüzün insanı. Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir sürü insan var ülkemizde.
Özelliği nedir bilir misiniz? Angut kuşunun eşi öldüğü zaman yanına o anda başka bir Yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi gözlerini bir dakika Bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan O da ölene kadar onun başucunda bekler.
İşte bu canlının yaptığı en büyük 'Angut'luk budur. Ayrıca Bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir. Dişi olsun erkek olsun bütün Angut kuşlarının
Çok ürkek bir hayvan olmasına rağmen Eşinin Ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elinizi uzatsanız dahi oradan kaçmaz. Hani derler ya 'Angut gibi bakmasana' diye...
Keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine.
Bundan sonra bazılarına 'Angut' demeden önce Bir kere daha düşünün. Bir "Angut" bile olamayan O kadar çok insan var ki artık günümüzde.