Ey iman edenler, Suizan etmekten kendinizi koruyun! Zannetmenin bazısı günahtır. [Hucurat 12]
Suizan etmeyin. Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. H.ş
Söz sahibine hemen suizan etmemelidir. İşittiğini sormalı Şeytanın kalbe getirdiği vesveselerden en çok başardığı, suizan vesvesesidir. Suizan etmek haramdır. Bir sözden iyi mana çıkarmaya imkan bulunamazsa, bunun yanlışlıkla veya unutarak söylenebileceği düşünülmelidir
Müslüman, din kardeşi hakkında iyi fikir beslemelidir. Buna Hüsnüzan diyoruz.
Müslümanın hüsnü zannı şöyle olmalıdır: Bir çocuk görünce, bunun günahı yoktur, benim günahım vardır. O halde bu çocuk benden daha faziletlidir. Bir yaşlı müslüman görünce, bunun ibadeti benden daha fazladır, o halde benden daha faziletlidir. Bir İslam âlimi görünce, ben cahilim, bu benden ziyade âlimdir, öyle ise, benden daha faziletlidir. Bir cahil görünce, bu bilmeden günah işler. Ama ben bilerek işlerim, öyle ise, bu benden efdaldir. Bir kâfir görünce, olur ki, dünyadan iman ile gider. Benim imanla gidip gitmeyeceğim ise, belli değildir. Şu halde, benden daha faziletli olabilir diye düşünmeli!
Bir hikaye: Dağ evinde, kocası yeni ölmüş tek başına yaşayan hamile bir kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Evcil bir hayvan haline gelir. Bir süre sonra kadının çocuğu doğar. Gelincik zarar vermesin diye çok dikkat eder. Bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve koşarak gelir. Gelinciği kanlı ağzındaki kanları yalarken görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır, hemen öldürür. O sırada içerden bebeğin ağlaması duyulur. Anne odaya girer. Odada beşiğin içindeki bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.
Vakit gecenin derinliğinde Demleniyor şimdi .. Siyahlar içinde yer gök , Sokaklar Sessiz ... Ve siyah Çiğ taneleri düşüyor Gözlerinden , Günahtan kararmış Yüreğime ... Tenim siyahi değil belki , Tenim kimseyi rahatsız etmiyor .. Peki ya Yüreğim ... Uykusuz kaldığım Siyah Gecelerde , Gözlerimi yakan siyahi Yüreğim ..
Ya Bilal ,
Bedeni Siyahlar içinde olan, Ve ama yüreği Yıldızlardanda parlak Zat !..
Siyah Gülüm ...
Hangi kelimelerle anlatabilirim ki Acizliğimi ? Hangi kelime seni anlatmaya Muktedir ki ? Senden asırlar sonrasında . Ve dahi seni bile bile , Senden öte O'nu bile bile , Terketmişken bedenimi siyahi boşluklara , Yüzüm yok bir harf bile söylemeye
Ama yok kimsem ... O'ndan başka , O'nun dostlarından başka kimsem yok derdimi söylemeye ..
Ey siyah gül !.. Gül'e dost oldun , Gül'ün kokusunu duydun , Bedenin taşlarla zulmedilip, yüreğin satın alınmak istenirken , Ehad ! dedin , daha da yüreklendin .. Birkez bile isyan etmedin Siyahi tenine .. Yüreğine sığındın her '' Siyahi köle '' seslenişlerinden ..
Çünkü AŞK vardı yüreğinde , gerçek AŞK .. Şimdi ben Yüreğimi görmek istesem , Yüreğimde ne var diye sorsam .. Karanlık sokaklar karşılar ancak gözlerimi, Lambasını yitirmiş siyahi sokaklar ..
Ey siyah gül ! .. Gözlerinden dökülen siyah çiğ taneleriyle yıkasam yüreğimi , Gözlerimi yıkasam ,
Dost kabul edermisin beni ?.. Öyle zor ki buralarda yaşamak Kalabalık yalnızlıklar sardı şehirleri , Evlerde şeytanlar hüküm sürüyor artık , Ve şeytan hiç zorlanmıyor işini yaparken !..
Dillerde kutsal kelimeler geziniyor bolca, Ama gözler hep boşlukta , bedenler yalanda ... Kelimelerin ve dahi herşeyin Rabbine sığınırken , Korkuyorum bu günlerde ey Bilal ! ... Ya sevmezse O beni .. O sevmezse sen de sevmezsin diye korkuyorum .. Korkudan üşümüş ellerimi tutsan , dua etsen bana ..
Yıldızlardan parlak yüreğinle , Senden asırlar sonrasında yaşayan bu acize dua etsen ... Şimdi gözlerimde hayalin , Okunan ezanlarda sesini duymuşçasına Yad ederken seni , Seni seviyorum ey Bilal , Gül'ü seviyorum çünkü , O'nu seviyorum ..
HERŞEYİRengarenk boyadılar, sonra da
GÜLLERİ Mavi güller sardı dört bir yanımızı. O kadar yapaylardı ki, insanda hiçbir şey hissettirmiyorlardı. Ama gerçekten de SİYAH GÜL var. Bir özelliği de sadece Fırat'ta yetişiyor olması. Tohumu ya da fidanı başka Ülkelere götürülse bile orada siyah açmıyor. Çiçeklerin en yaşlısı en nadir bulunanı
Siyah KARA güllerdir. Fırat bazen hayat olmuş geçtiği topraklara, Bazen Hüzün bırakmış arkasından. Şair ne güzel söylemiş
Gönül Çalamazsan Aşkın Sazını Ne Perdeye Dokun Ne Teli İncit Eğer Çekemezsen Gülün Nazını Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit
Zamane evliliklerine inat Sade bir evlilik fakat, Zamanımızdaki gibi çabuk yıkılmaya değil, Ebedi bir birlikteliğe adım atılan bir evlilik. İşte ilginç bir evlilik hikayesi..
Yüzü Simsiyahtı. Ama kendisi Boyamamıştı ki! Kaldı ki, Kalbi Bembeyazdı. Buna rağmen onu Basite alanlar vardı. Dedi ki: – Ya Resûlallah, Yüzümün Siyahlığı Cennete girmeme mani midir? – Asla! - O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, - Kimse bana niçin kızını vermiyor? – Amir bin Veheb’in evine git ve –“Resûlullah selamı var, Kerimeni bana Nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır. Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen Kızcağız Babasını ikaz eder: – Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum. Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler: – Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır. Efendimizin gence emri: – Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe. – Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!.. – Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler. Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...
Çarşı yolunda hızla giderken Kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, Cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!
Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, Evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır... Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır. – Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun Siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam: – Sen Saad mısın? buyurur. – Evet, deyince de dua eder: – Ceddine Saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses: – Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit! Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar: – Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim! Bir hayret nidası daha: – Allahü Ekber! Sonra döner, oradakilere hitap eder: – Kılıcını, Mızrağını ve Atını alın, Kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki: – Kızını vermekte tereddüt ettiğin Siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet Hurilerini lâyık gördü!
Dağlara, uzaklara... Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle "yanına almak istenen üç şey" Falan yok. Bir kendisi.
KEŞKE.!............
Kendini bırakıp gidebilse İnsan.
Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, Öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız "kalk gidelim", Öbür yanımız "otur" diyor. "Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, Güvende olma duygusu... En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdigi rahatlık, Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz.
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup Kök salıyoruz.
Değil bu şehirden gitmek, İki sokak öteye taşınamıyorsun. "Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardir; Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım.
Ne saçma. Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba. Ben her bahar áşık olmam ama Her bahar gitmek isterim. İstemek de güzel. Çekip Gideyim diyorum, Kal ve Çek diyorlar.
‘Gerçek dost’ konusunda isabetli seçimlerimizin yanında kaygılarımız hayal kırıklıklarımız da olmuştur muhakkak. “iyi bir dost ya seyahatte ya da alış verişte belli olur” denmiştir. Dost sandığımız kişilerle bu ve benzeri herhangi bir diyalogumuz olmamışsa ve biz de“dost” diye sarılmışsak; Böylesi bir olay yaşarken şahit olduğumuzolumsuz olan şeyler bizleri hayal kırıklığına uğratır. Bencillik ve enaniyetten sıyrılmamış, paylaşımcı ve fedakâr olmayan bir ilişkinin adını “dost” olarak kurmamız elbette yanıltıcı olur. Açıkçası herhangi bir test ve deneme geçirmeden, herhangi bir tecrübe yaşamadan bunu anlamamız zor oluyor. Belki de duygusal yapımız gereği karşılaştığımız bir güler yüz, sıcak bir karşılama bizleri celbediyor ve hemen dost diye bağlanıveriyoruz. Dertleşmeler ve sır paylaşmaları derken belli bir aşamaya geliyor. Kişisel çıkar söz konusu olduğunda ortaya çıkan gerçek yüzler dünyamızı allak bullak ediyor Bu yüzden, insanlar birbirlerini denemeden, test etmeden (ki bu da süreç içerisinde olmalı), belli çıkar ya da acıları yaşamadan bu konuda hüküm vermemeli.
Aksi hayal kırıklığı olur ki, telafisi çok zaman alır.
Mevlana Hazretlerinin bir öğrencisi ile yaşadığı şu olay
bu konuyu tüm çıplaklığı ile anlatmaktadır: Mevlana ve bir öğrencisi,
dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar,
yolda birlikte yürüyorlardı.
Biraz ileride yolun kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar,
birlikte uyumakta olduklarını gördüler.
Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi: “Efendim şu manzaraya bakın” dedi. “Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?” Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve
kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona,
unutamayacağı bir ders verdi: “Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de,
bak o zaman gör dostluklarını” dedi.
“Bir dostluk, kişisel çıkar karşısında unutulmayacak denli sağlamsa,
ancak o durumda bir değer ifade eder ve ancak o zaman onun adına